9 Temmuz 2015 Perşembe

Sonuç : Hep Aynı Tükenişler

'Bende burdayım!' demenin farklı yolları vardır. Yaşarken attığın sessiz çığlıkları insanlara iletmek için kimisi şiddet kullanır, kimisi yazar, kimisi çizer, kimisi şarkı sözlerine döker hislerini, kimisi dans eder. Şu zamana kadar 'Ben burdayım!' demek için hep yazdım. Yazılarla büyüdüm, satırlarla olgunlaştım.
Kimi kendini anlatmak, kimi de gizlemek için yazar. Hep kendimi anlatmak için yazdım. Aşklarımı, yorgunluklarımı, özlediklerimi hatta en büyük korkularımı.. Yazıları yazarken öyle dürüst oluyorum ki sonradan okuduğumda 'böyle mi düşünüyorum sahi?' diyorum kendi kendime. Hep anlatmak için yazdım ama üzgünüm bugün kendimi gizlemek için yazıyorum. Çünkü ilk kez yapmam gereken bir seçim var ve ben bunun getirdiği sorumluluktan korkuyorum. Hayalperest oluşum hep daha fazlasını istememe neden olduğundan o içimde kalan son umut kırıntılarınıda sonuç sayfasına baktığımda kaybettim. Çok güzel üniversitelere gidebilirim. İstanbul, Ankara, İzmir hepsinde dört senelik bir öğrencilik hayatım olabilir. Ama istemiyorum. Hep aynı hayali büyüttüm ben içimde, her gece rüyalarla buluştuğumda hep aynı hayat düzenini oturttum.
Tek bir okulda binlerce hayal yaşattım.Bulutların üstündeki bir avuç hayale ulaşayım derken şimdi gittikçe dibe battığımı hissediyorum. Yıldızlara ulaşmaktı oysa dileğim. Ege üniversitesi parmaklarımın ucunda, garip ama Gazi üniversitesinde bile istediğim bölümü okuma şansı yakalamışım. Selçuk üniversitesine elimi kolumu sallayarak girebilirim ama bir sene daha hazırlanmak için kendimi ikna etmeye çalışıyorum.
Saçmalık ama galiba nedenini biliyorum. Perde arkasında gösteriye dakikalar varken gözlerimi kapattığımda bile güvenli hissetmek için sığındığım hayallerimin anahtarıydı üniversite. Ve ben o hayallerde bencilce tek okula sarılmışım. Sığınabileceğim tüm hayallerimi kaybetmişim, yalnızlığa gömülmüşüm gibi hissettim. İmkansıza bile inanırsın orası senin hayal dünyan ya hani. Galiba gerçeklerle yüzleşmeye hazır değilmişim.Şimdi dört yıl boyunca hayallerimde buluştuğum hayatım tercihlerimin ilk sırasında şansa kaldı. Yeni hayaller içinse üzgünüm ama vaktim yok.
Garip tanıdık bir hayal kırıklığı. Bir anlık mantıklı gelen bir tercihin dört sene beni Torbalı'ya hapsetmiş olmasından sanırım.
O kağıdı teslim ettiğim andan itibaren her şey değişicek. Eski hayatıma dair ne varsa, vazgeçmek zorundayım. Çünkü geçmiş zaman hep hayal kırıklıklarımı hatırlatıyor.
Vedalardan hiç hoşlanmam. Hiç beceremedim doğru düzgün veda etmeyi. Bir kitaba, bir filme, bir anıya, bir aşka, bir dostluğa. Ne zaman veda etmem gerekse, ne zaman onu bitirmem gerekse hep kaçtım ben. Sanırsam bu kadar ağır ilerlememin tek sebebi vedalaşamadıklarımı yanımda taşımaya çalışmam. Yeni şeylere yer yok hayatımda. Eskilerden kurtulmadan 'yeni'ye yer yok. Bugün vedalaşmam gereken birçok 
şey olduğunu farkettim. Ve yeni bir hayata başlamak istiyosam hepsini geride bırakmam gerekicek.

Ve bırakıyorum. Geçmişe bağlı yaşamanın bedelleri var ve onları ödeyecek kadar güçlü değilim. Önümde güzel bir hayat var. Her ne olursa olsun şartlar neyi gerektirirse gerektirsin daima gülümseyeceğim. Bu karar, bu seçim bana ait. Galiba sorumluluğunu üstlenecek kadar büyümüşüm.
Elbette korkuyorum, hemde ne korkmak! Ama korktuğumu asla belli etmeyeceğim. Adım söylendiğinde, daima bir adım öne çıkacağım. Tökezlersemde yeniden ayağa kalkabileceğime inancım tam.
Uçsuz bucaksız hayaller,
Sonuç : Hep aynı tükenişler.
Vazgeçmenin Haziranından, güçlenmenin Temmuzuna geçtim.
Ve kendime söz veriyorum, bu blog birdaha hiçbir yazının başlığında 'tükenmek' kelimesini barındırmayacak.
Hoşgeldin yeni hayatım.

19 Haziran 2015 Cuma

Okuyucularımın kaleminden

Çoğu zaman yazıların ardından oturup saatlerce gelen yorumlarla, mesajlarla, maillerle ilgileniyorum. O kadar güzel mesajlar geliyor ki bazen hiç tanımadığım o insanlara sıkı sıkı sarılmak istiyorum.
Uzun süredir yazmadım, yazmadığım içinde tepki aldım. Yeni yazı istiyoruz, yaz artık dediler. Neyi yazayım ki diye düşünüp durdum. Ve galiba sonunda beş yıllık blog hayatımda ilk kez bir yazıyı okuyucularıma ayırıcam.
Attığınız mesajlarla hiç övünmedim şu zamana kadar. Kimseye göstermedim, biz bize olduk hep. Ama bugün 12.746 okunma sayısına ulaştık. Ve bunu sizlere borçluyum.

O yüzden bu yazı, okuyucularıma hitaben. Gelen onca mesajın arasında ulaşabildiğim mailler, yorumlar işte hepsi bu yazının içinde olucak.

Hep benim gözümdeki sizi anlattım durdum. Şimdi sizin gözünüzdeki beni görme zamanı..

 5 Nisan 2015 23:17
Bu maili aldığında ne hissedersin bilmiyorum. Ben senin gibi güzel yazamam ama söylemem gereken şeyler var. Sivri Köşede yazarlık yaptığından beri takip ediyorum seni. Kendi blogunu açman bence verdiğin en doğru karar oldu. Seni okudukça içimde bir yazma isteği oluştu ve kalkıp blog açtım. Şu an 'Tam 5 Yıl Oldu' yazısında anlattıklarının aynısını yaşıyorum. Sen benim ilham perimsin. Hiç tanımıyorum seni, nasıl bir insansın hiçbir fikrim yok. Ama bana yazmayı sevdiren kızsın ve sen olmasaydın blog açmak aklıma bile gelmezdi. Lütfen yazmaya devam et, sana ihtiyacım var. Bu arada favori yazım 'Bir Devir Bitti' haberin olsun. 

7 Haziran 2015 00:08
Merhaba, beni tanımıyorsun ve bende seni tanımıyorum tam olarak ama sen güçlü ve harika bir kişiliksin. Bloglarına baktım şimdi. Başarılarını örnek aldığım insanlardan birisin.İçimden sana sarılmak geliyor. İnan bunları neden yazıyorum bilmiyorum ama seni seviyorum. O güzel gülüşün eksik olmasın, yazılarını bekliyorum. Başarılar.

6 Şubat 2015 00:04
Blog yazılarını okudum yalnızca tebrik etmek istedim. Devam etmelisin bence hiç bırakma. 'Yazmadan yaşayamayan' bir kafada olman mükemmel.Ben zevkle ve hüzünle okudum yazılarını haberin olsun.

29 Ocak 2015 06:14
Ne yaşadığını merak ediyorum bu kadar güzel yazabilecek kadar. Neredeyse tüm yazılarını okudum. Ben onca kişinin blog yazılarını okudum henüz bu kadar iyisini görmeim. Seni tebrik etmek isterim lakin yeterli olacağını düşünmüyorum. Daha iyisini hakediyorsun.

6 Şubat 2015 16:55
O yazıları sen mi yazıyosun? O yazıları nasıl yazıyosun sen ya?! Yazmayı bırakırsan seni gelir, bulur ve döverim. İlk kez birini heyecanla okuyorum, bunu elimden alma!

2 Mayıs 2015 14:25
Yıldız Tilbenin şarkıları insanda bir etki yaratır ya yemin ederim Duygularla Dans yazısı bende aynı etkiyi yarattı. Öldürdün beni be kızım, yeni yazıyı çabuk yaz. 

17 Mart 2015 19:57
Biliyorsun her yazının ardından arıyorum seni. Ama mesaj olarakta yazmak istedim. Şu son yazın varya ağlamaktan ciğerim çıktı be kıvırcık. Ne güzel şey seni okumak, bir bilsen. Ben eminim bir gün D&R 'ye girdiğimde çok satanlar reyonunda senin bir kitabını görücem. Sakın pes etme, vazgeçme yazmaktan. Seni seviyorum can şenliğim.

19 Ocak 2015 12:10
Senin sayende bloggerdayım. Ben ya ben yazmakla alakası olmayan çocuk kalktım blog açtım sana özenmekten.Başarısız olmayayım bari bir el at. Samsundan katılıyorum bu arada hayran postasına. İyi ki okumaya başlamışım seni neyse erkek adam çokta övmez. Cevabını bekliyorum.

26 Mart 2015 19:44
Yaşamın farkına varmak ve bunu kelimelere dökebilmek, hüznü ve sevinci hissetmek, hissettirmek, varlığını nefesini sonuna kadar kullanmak, Tebrikler kalemi güçlü güzel kızım. Seninle gurur duyuyoruz, yazmaya devam.

23 Mayıs 2015 16:33
Yazıların başarılı ağzına, ellerine sağlık. Lütfen yazmaya devam et, takipteyim. 

7 Şubat 2015 12:32
'Duygularla Dans' yazısı harika. Ziyadesiyle optimist bir dilin var. Kelimeler anlaşılır ve yalın. Ama bu optimist durumun içinde pessimistliği güzelce hissettirebiliyosun. Bence önemli olanda budur. Yazmaya devam et, heyecanla okuyorum seni.

9 Mayıs 2015 08:25
Ece abla ya servisten yazıyorum bu mesajı okula gidiyorum. Antalya'dayım mesajlaşmıştık daha önce hani. En güzel yazın için 'Bir Devir Bitti' diyolarmış tweet atmışsın. Hayır, biz kızlarla en çok 'Duygularla Dans' ı seviyoruz.Bu arada sana gönderdiğim yazıya bir yorum yapar mısın? Bizim grubunda selamı var, öptüm çok

1 Mayıs 2015 15:43
Blog açmamda yardımcı olduğun için sana minnettarım. Biliyo musun 73 kişi okudu. Her yeni kişide İyiki varsın diye sana bağırmak istiyorum. Blogger kraliçesi dedik diye dalga geçmiştin grup sohbetinde. Ama öylesin. Yaşasın blogger kraliçesi, seni seviyorum

Bunlar gibi daha bir sürü mesaj ve mail. Hiç tanımadığım insanlar tarafından seviliyorum, bundan daha ötesi var mı ? Beş yıldır yanımdasınız, her mesajda biraz daha bağlanıyorum size sanırım. Yalnızlığımdan yakınmıştım hep, hayran postasında
'Yalnız değilsin, biz varız' demiştiniz. Teşekkür ederim. Okuduğunuz için, eleştirdiğiniz için. Desteğiniz için..
Her yeni yazıda daha fazla insana ulaşıyorum. Nasıl oldu hiç bilmiyorum.
Tek bildiğim iyi ki olmuş.

Bugün bu satırlar sizin için. Bugün bütün kelimeler size hitaben. Küçücük dünyamda koskoca bir hayat kaynağısınız benim için. Vazgeçmeyin olur mu ?
Sizi seviyorum..

4 Haziran 2015 Perşembe

Ben küçücük dünyama bir sürü hayal sığdırdım, siz koskoca Torbalı'ya bir beni sığdıramadınız

İnsan yaşadığı yerden nefret etmemeli aslında.
Sorun yaşadığımız bölgede değil iç içe olduğumuz insanlarda sanırım.
Hataları yok saymayı bilmeyen, affedemeyen bir toplumda her yeni gün bir savaşın içine bırakıveriyoruz kendimizi. Çok korktum ilk başlarda, inanın çok korktum. Güvenebileceğiniz kimseniz yok çünkü yanınızda. Toplumla olan bu savaşta, insanlara karşı katıldığınız bu cephede tek başınasınız.
'Güçlü değilim' sandım her defasında. İnsanlarla savaşamadığım için zayıf hissettim, zayıf hissettirdiler.

Nefret ettim yaşadığım yerden, inanın nefret ettim. Üniversite dedim hep, sabret Ece. Gidiceksin, biticek. Ama kendimi kandırıyorum. Gerçekten bile bile isteyerek kandırıyorum kendimi. Bitmeyecek. Ben değişmedikten sonra, şehir değişmiş, isimler, insanlar yenilenmiş ne farkeder?
Sorunun kaynağını buldum, benim.
Sığamadım ben buraya.
Herkes aynıydı, herkes yapması gerekeni yapıp bırakanlardandı. Fazlasını yapana yanlışların arasında boğuluyor muamelesi yapanlardandı. Kabul etmedi bu şehir beni. Daha en başında, ilk adım attığımda anlamıştım. Küçücük bir kız çocuğu düşünün arkadaşlarıyla sokakta oynayan. Giydiği elbise yüzünden evcilik oyununun dışında kalan.
Topluma ayak uydurmak zorundasınız, yoksa sizi dışarda bırakırlar. Dik kafalılığım, hatalarımı bile anlatışım, canımın istediği gibi davranışım ve toplumun beklediğinin aksine kendi kabul gördüğüm şekilde ortaya çıkan giyim tarzımla insanların daha tanımadan nefret ettiği birine dönüştüm Torbalı'da. Dahası bunlara aldırmayışım ya da ilk başlardaki aldırışım yüzünden bir anda insanların iftira atmaya çalıştığı, hata yaptığında çevresindekileri sevindiren bir kız oldum. Nasıl oldu, neden oldu inanın bilmiyorum. Bu kadar düşmanı hangi ara edindim, insanlar benim hakkımda kurguladıkları onca şeyi ne zaman paylaşmaya başladı gerçekten anlayamıyorum. Tek bildiğim pes etmediğim.
Öğreniyorum. Nasıl kulak tıkamam gerektiğini, hata yapa yapa büyüyeceğimi öğreniyorum.
Ama kızgınım. İnanın bana çok kızgınım.
Bana yaptıkları bu şeyden ötürü, iki adım arkamda fısır fısır konuşan yüzüme gülüp arkamdan atıp tutan insanlardan ötürü hem bu şehire hemde çevremdekilere çok kızgınım. Eskiden olduğu gibi yakmıyor canımı artık, laf anlatmayada çalışmıyorum kimseye.
Söyleyebileceğim tek şey savaşmak zorundayım. Bu şehri terketsem bile, yeni bir yerde yeniden başlasam bile insanlar hep aynı. Ben aynı olduktan sonra onlar değişmeyecekler. O yüzden bitmeyeceğinin farkındayım.
Kimseden hatasını anlayıp, değişmesinide beklemiyorum. İmkansıza inanmayı beyaz atlı prensin gerçek olmadığını öğrendiğim zaman bıraktım zaten.

Bu şehrin insanlarına söyleyecek tek bir şeyim var :

Ben küçücük dünyama bir sürü hayal sığdırdım. Kendi kendime çabalayıp, olmak istediğim insana adım adım yaklaştım.
Siz koskocaman Torbalı'ya bir beni sığdıramadınız..

17 Nisan 2015 Cuma

Ay çok güzel bir şey oldu!

Şimdi ben ilk yazımı yayınladım, gazete elden ele dolaştı falan. Tabi görmeniz lazım bende bir mutluluk, bir hava. 'Ciddi ciddi yazıyorum hahayt be' diye geçinip gidiyorum. Ama bir baktım ben serbest yazmayı çok özlemişim ya!
Böyle popüleriteye hitap eden gençlik ağzı yazılarını bırakıp siyasete falan adım atınca bir ciddiyet geldi, hani o kıvırcıktan 'Ece Hanım' a bir geçiş yaptım.
İlk başlarda iyi geliyor tabi, insanda bir büyümüşlük hissi yaratıyor. Ama sıkıldım ya, eski serbest yazı stilime döneyim dedim. Bak bak nasıl güzel içinden geldiği gibi, konuşma diliyle yazmak.
Neyse işte ben böyle bu ciddiyetin arasında salınırken bir haber geldi.
Bu hafta arka sayfayı vermişler bana. Tabi öğrenince ilk tepkim 'Yani tabi ki de yükselecektim, beklediğim bir şeydi. Hep altıncı sayfa olmaz' oldu. Ama içimden çığlık atıp, 'Talk Dirty' şarkısında dans ediyorum. Üç bölüm olacak, son bölümü siyasete ayıracaksın dediler. Hehe benim son blog yazışı işe yaramış diye bir düşünce geçti aklımdan. İçimdeki sinsi tanrıça ellerini ovuşturup zafer gülüşü yaparken dışarıdan uslu uslu alçak gönüllü bir yazar edası taşıyorum.
Böyle elimde dizüstü ordan oraya koşturuyorum. Arka sayfa yazısı demek 'Eyvah!' demekmiş biraz geç anladım. Haber ağzıyla yazıyorum olmuyor, blog ağzıyla yazıyorum okuduktan sonra 'Bu ne lan' diyorum içimden. Blogta ne güzel eski sevgililerime laf atmalı yazılar yazıp, kızlara erkeklere güvenmeme konusunda tavsiyeler veriyordum. Gazete öyle değil, esnaf amcalara 'Karınızı nasıl etkilersiniz' temalı yazılar yazamam ki. Bi ara ekonomiye değineyim dedim. Hani dolar falan yükseldi ya yazarım dedim. Ay o ne öyle yaa, araştırma yaptım biraz bir sürü sembol falan var. Böyle kafamın içi Cnbc-e gündüz kuşağı gibi oldu. Bu macera arayışım da başlamadan bitti.
Şu an bu satırlar yerine gazetenin yazısını yazıp, teslim ediyor olmam lazım ama ben blogumu çok özledim. Biraz daha bekleyiversinler.
Hayatımın bu ciddi köşe yazarlığı döneminden uzaklaşmak için yine bloguma sığındım.Ekim ayında basın kartım çıkıyor. Ama eminim ki bundan beş sene sonra bile evleneceğim insanla kavgamı blog okuyucularımla paylaşacak kadar deli dolu bir kız olucam.
Bu arada Endonezya'ya teşekkürü bir borç bilirim. Ne bu azim canlarım?
Blog istatistiklerinde Azerbaycan'ı sollayıp beşinci sıraya demir atmışsınız.

Şimdi köşe yazımı yazmam lazım. Maillerinizi eksik etmeyin, şu hafta en büyük destekçim okuyucularımdan aldığım maillerdi.
Şu günlük tarzı, gençlik ağzıyla yazılmış yazıyı sonuna kadar okuduysanız zaten ben bu işi kıvırmışım demektir. Sürekli büyüyen bir tarikatmışız gibi hissediyorum.
Tarikat falan blogu engellemeseler bari, neyse.
11.685 okunmaya ulaştık. 
Her şey daha güzel olucak inanıyorum.
Sizde inanın olur mu ?
Yalnız olmadığımı ilk kez bu kadar içten hissediyorum.
Tanımadığım onca insana teşekkürler.
Hayatıma kattığınız anlam için.
Ay ben sizi çok seviyorum ya !

15 Nisan 2015 Çarşamba

U-YA-NIN!

Köşe yazarlığına başladığım gün bir söz verdim çevremdekilere, siyasete karışmayacağıma dair.
Yaşımın ve yaşantımın ortaya koyduğu koşullar nedeniyle düşüncelerimi geri planda tutup sosyal ve kültürel yaşantıya 'genç bakış' sunucaktım.
Ama yapamam. Şu satırların yazı hayatıma zarar vereceğinin farkındayım ama susamam. Susarsam kızdığım, anlayamadığım 'o' insanlardan biri olurum.
Ben en büyük sözü kendime verdim. Düşüncelerime saygı duyacağıma dair. O yüzden korkusuzca yazıyorum bu satırları.
17 Aralık operasyonunda görevli olan polislerin gözaltına alınışıyla gündemimiz bir anda değişti. Masanın başında yemeğimi yerken yanıbaşımdaki televizyon iki hukuk bürosunun gecenin bir yarısı basılışını haykırıyor. Yirmi beş polisin gözaltına alınışı, sorumlulardan birinin twitterdan hükümete alaycı yaklaşımı..
Derin devlet kavramını göremeyecek kadar gencim, kabul. Ama aptal değilim. Gezi Parkı olaylarında yüreğimi ortaya koyacak kadar tecrübeli, iktidarın onca şeye rağmen bu halkı hala nasıl arkasına aldığını anlayamayacak kadar da tecrübesizim.
18 yaşındayım ve gördüklerim Atatürk Türkiyesi'nin bir düşüncenin parmağında oyuncak olduğu.
Kızgınım.
İzlediği bu adi politika başarılı olduğu için iktidara, başarısızlıklarından ders çıkaramadığı için muhalefete, 'Ben kazananın yanında olurum' anlayışıyla hareket ettiği için halkıma kızgınım.
Biz değil miyiz tek yürek olup bir liderin peşinde özgürlüğe koşan ?
Biz değil miyiz şu an muhtaç olduğumuz kudreti damarlarında taşıyan ?
Geleceğin Türkiyesi bu mu ?
Atatürk'ün adının hafızalardan silinmeye çalışıldığı bir Türkiye'ye boyun eymek istemiyorum ben. Her şeyini kaybetmek pahasına bir avuç insanın özgür düşünce ortamı için savaşmasını da istemiyorum.
Düşünün. Başkalarının görüşlerini benimsemeyi değil, okuyarak araştırarak düşüncelerinizi şekillendirmeyi amaçlayın.
Geç kalıyoruz. Sustukça özgürlüğümüzü, geleceğimizi, savaş meydanlarında kazandığımız zaferlerimizi, gelecek vaadeden gençlerimizi kaybediyoruz.
U-YA-NIN! Varsın ben yanlış düşünüyor olayım yeter ki siz uyanın.

Bu satırlar için siyasete karışmayacağım sözünü verdiğim herkesten özür dilerim. Ama eğer susarsam kendimi asla affetmem.
Böylesi daha iyi.
Benim kendimi affetmeyişimdense, sizin beni affetmeyişiniz inanın daha iyi.

12 Nisan 2015 Pazar

BİR ÇIĞLIKTI YALNIZLIĞIM HEPİNİZ Mİ SAĞIRDINIZ?

18 yaşındayım ve dürüst olmak gerekirse kendi hayatım ara sıra bana bile yabancı geliyor. Ya da en azından bu hayatın bana ait olduğuna hala inanmakta güçlük çekiyorum. 
Daha kendimi bile tanımamışken ‘Kim olmak istediğim’ ya da ‘Nasıl biriyle olmak istediğim’ sorularıyla boğuşmak zorunda kaldım. Bundan beş sene önce hayata bu kadar karmaşık bakmayan, ne olmak istediğini bilen, gelecek planları olan masum küçük bir kızdım. Çevredeki her şeyin farkına varmak,insanların gerçek yüzlerini fark edebilecek kadar büyümüş olmak iyi bir şey değilmiş.. O pespembe masum dünyada kalmayı çok isterdim. Dünyaya çocuk gözlerimle bakmaya devam etmeyi, hayat denen bu savaşa bilinçli olarak katılmayı hiç mi hiç istememiştim. Ama seçim şansım yoktu. Kimse bana ‘İster misin?’ diye sormadı. Galiba en acı yanı da bu. Çocukken o zaman ki sorunlarımı aşamayacağımı sanırdım. Bir dağ kadar yığınla sorunum var sanırdım. Çok gülünç aslında. Keşke biri bana çıkıp her yaşın kendine has problemlerinin olduğunu ve aslında bu problemlerin yaşımla beraber büyüyeceğini söyleseydi.


Şöyle dönüp bir geçmişe baktığımda ne çok şeyle savaştığımı düşünüyorum. Çocukluğumdan itibaren hatta herkesin yaptığı gibi hayata gözlerimi açtığım ilk andan itibaren hep bir savaş halindeydim. Hayatla, koşullarla, duygularla.. Ama galiba en büyük savaşımı da yalnızlıkla verdim. Böyle cümleler kurmaya başlayınca hep aklıma yüzyıl savaşları gelir. Ona benzetirim. Hani bitmek tükenmek bilmeyen o savaşlar ve sonucunda kendileri tükenen iki ülke. Benim yalnızlıkla olan savaşımda öyleydi aslında. Sadece kendimi tükettim. Eminim okuyucularım arasında yalnızlığı hala ‘aşksızlık’ olarak algılayanlarda vardır.  Ama benim sözünü ettiğim yalnızlık duyguları arasında sıkışıp kalmak anlamını taşıyan ve kurtulması zor olunan durum..
Ne zaman kapattım duygularımı etrafımdaki insanlara, ne zaman sustum, ne zaman duruldum, ne zaman kendi kabuğuma çekildim inanın bilmiyorum. Kendimi ifade etmeyi bıraktığım, insanlardan koptuğum o zamandan sonra bidaha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bu kasvetli yazıya aldırıpta sakın idealleri olmayan, asosyal bir kız sanmayın beni. Aslında tam tersi bunları dile getirecek en son insanmışım gibi bir hayat içerisindeyimdir. Benim sorunum, benim yalnızlığım kendimle. İçimde biriktirdiklerimin hep orada büyüyüp birikmesiyle.. Sessiz çığlıklarımın insanlara ulaşmadığını anladığım gün yazmaya başladım ben. Devrimler üzerine kompozisyon yazan kız olmayı bırakıp asıl edebiyatın engin denizine yelken açtım. Duygularımı döktüm cümlelere. Kimi zaman Nazım Hikmet Ran misali gerçekçiliğe koştum, kimi zaman Atilla İlhan gibi mavide boğuldum. Cemal Süreya’nın şiirlerine, Ayşe Kulin’in eserlerine akıttım içimdekileri.
Sonra Özdemir Asaf’ın Lavinia’sına hayranlık besledim uzunca bir süre. Varlığını bile yeni öğrendim bir aşka bağlandım tutkuyla. Dış dünyayla bütün bağlantımı kesip kendimi olmam gereken yerdeymişim gibi hissettiren, çoğu yaşama gözlerini yummuş, edebiyat aracılığıyla bağ kurduğum insanlarda buldum çözüm yolunu.
Şüphesiz ki yazının bu kısmında okumayı bırakan, edebiyatı ezberlenmesi gereken binlerce eser olarak gören birçok okurum var.
Ama öyle değil.
Resim ve müzik nasıl ki insanların kendilerini ifade etmeleri için bir araçsa edebiyatta benim sessiz çığlıklarımı yankıya dönüştüren bir sanat. Ben yazıyorum, binlerce insan okuyor. Onlar okudukça benim yalnızlığım paylaşılıyor.

Yazmaya başlamadan önce hayatımın gidişatıyla ilgili derin düşüncelere kapılmışken günlüğümün boş bir sayfasına ‘Bir çığlıktı yalnızlığım, hepiniz mi sağırdınız’ diye iki mısra karalamıştım. Bugün okuduğumda bir gülümseme oluşuyor yüzümde. Ben yalnızlığımla olan savaşımı yazarak kazandım diyebilmenin sevincini yaşıyorum. Ama hala bir yerlerde bu savaşı vermekte olan insanlar var. Umarım onlarda bir gün zafer çığlıklarını atmayı başarırlar..

AŞAMALI AYRLIK ACISI ATLATMA PROGRAMI

1-KABULLENME SÜRECİ

 En zor süreç bu olsa gerek. Sevsen de, sevmesen de, birlikteliğiniz uzun olsa da olmasa da herkes yaşadığı ayrılığın ardından bir boşluğa düşer. Çünkü aşk hayatlarımızı sadece duygusal doyuma ulaştırmaz. Hayatımıza birini aldığımızda ona göre, onun yaşam tarzına, bakış açısına göre şekillenmeye başlarız. Başkasının seçimlerine, başkasının olmazsa olmazlarına yer açarız küçücük dünyamızda. Ayrılığın ilk aşaması olan bu kabullenme süreci o insanın hayatımıza ne kattığını daha iyi anlamamız ve analiz etmemiz açısından bir fırsattır aslında. Bittiğini bilen ama kabullenemeyen çoğu çiftin takılıp kalığı bu süreç , o insanla birlikte hayatımıza giren alışkanlıklarımızla savaştığımız ve duygusal olarak çöküş yaşadığımız bir dönemdir. Uyanır uyanmaz telefonda bir mesaj görmezsin mesela, ya da bir yere çıkarken elin telefona gider haber verme ihtiyacı hissedersin. Sonra aslında o insanın artık olmadığı aklına gelir, hüzünlenirsin. Bu sürecin aşkın temeliyle bir alakası yoktur aslında. Bu sürecin sevmekle, duygusal bağla da bir alakası yoktur. Bu süreç tamamen alışkanlıklardan kurtulma sürecidir.

2-UNUTAMAM SÜRECİ

Bu süreç telefonun başında bir mesaj ya da arama bekleme, durmak dinlenmek bilmeden tweetleri okuma, instagramda kimler takip edilmiş kimler beğenilmiş hangi fotoğraflar atılmış onlara bakma, whatsappta en son ne zaman online olmuş düşüncesine kapılıp an be an takip etme sürecidir. Snapchat te neşeli snapler atılmış mı, swarm da yer bildirimi yapılmış mı, laf sokmalı durum paylaşılmış mı ya da sevilmeyen kaşarın teki planlarıyla ilgilenmeye başlamış mı düşünceleriyle hayatınız alt üst olur. Eski anılar, kurutulan çiçekler, yazılan küçük notlar her gün ortaya dökülür ve ağlama krizleri geçirilir. Eve kapanma, depresyon dönemi olarakta adlandırılabilir. En çok gözyaşı dökülen, kendinizi en yalnız hissettiğiniz dönemdir. Çalan her şarkı onu hatırlatır ve aklınıza gelen her anıda içiniz parçalanır. Ve muhtemelen bu süreçte duygusal boşluğunuzdan yararlanmaya çalışan akbabalar sarıcaktır etrafınızı. İhtiyacınız olan ilgiyi size veren, sanki size delicesine aşıkmış gibi rol yapan ama aslında tek amacı kırgınlığınızdan yararlanmak olan bu ikiyüzlü hödüklere inanmamakta sürecin en can alıcı noktalarından biridir.

 3-YALNIZLIĞA ALIŞMA SÜRECİ

Baktınız onun hayatında her şey normal, sizin yokluğunuz belli bile değil ‘Ne uğraşıcam bu gerizakalıyla yaa’ diyip onun hayatınıza girmesiyle nelerden vazgeçtiyseniz bi anda hepsini geri kazanıyosunuz. O unutulan arkadaşlarla, o unutulan cafelerde keyifli sohbetler, whatsapp gruplarında yapılan dedikodular ve dostlukla doldurulmaya çalışılan bir boşluk.. Bunları yaparken bi yandanda ‘Haha sen yoksun hayatımda ama bak nasıl mutluyum pislik herif’ imajı vermek için yapılan chatler ss alınıp twitterda paylaşılır, swarm check-in manyağı yapılır ve instagramda etiketleme rekoru kırılır. Yalnızken de eğlenilebileceği, ona ihtiyaç duyulmadığı kendine kanıtlanmak istenilir ve bu amaç uğruna hayat alt üst edilir. Ama bu süreçte yalnızlık öğrenilir. Dostlarla yapılan sohbetler unutturur çoğu şeyi. Onu hatırlamaya, özlemeye vaktin kalmazsa daha iyi hissedersin. Bedenini uykuya mahkum edip, onunla olan hatıralara sonuna kadar direnirsin.

4-OLMASANDA OLUR SÜRECİ

Bu süreç önemlidir çünkü ilişkimizi kestiğimiz beyefendiler genelde bu süreçte kendilerini hatırlatma çabasına girerler. Ya instagramda bir fotoğraf beğenirler ya ‘Bekarlık sultanlıktır’ temalı attığınız bir tweeti favlarlar ya da daha cesaretli davranıp ‘Özledim’ mesajı atarlar. O ilk başta ‘Sürünsün pislik’ diye hıçkıra hıçkıra sövdüğünüz herif karşınızda sizin için beklerken tuhaftır ki hiçbişey hissetmezsiniz. ‘Ha ha noldu özledin dimi köpek’ diye dalga geçmek, hatta ss alıp kızlara atmak bile gelmez içinizden. Bitmiştir çünkü. Onun varlığıyla kaybettiğiniz şeylerin farkına varmış ve aslında onun gözünüzde büyüttüğünüz kadar değerli olmadığını anlamışsınızdır.O yoktur artık bu kabullenilmiştir ve sorunda değildir. Omzunda ağladığınız, birlikte kahkahalar attığınız o insan bir yabancıdır ve sizde bunun bilincindesinizdir. Bu süreçte yapılabilecek en kötü hata o adama geri dönüp, eskisi gibi olabileceğinize inanmaktır. Çürük elma bir daha yenmez, bitmiş bir ilişkide küllerinden doğmaz felsefesine inanıp önüne bakmak gerekir. Çünkü hayat bunu gerektirir.  Dışarıda bir yerde seni bekleyen, onun asla olamayacağı kadar kusursuz bir insan var. Ve böyle bir hatayı asla kendine yapma.

Biten ilişkinin ardından yeni bir aşk arayışına girmek yapılacak en büyük hatalardan birisidir. Açıkçası akışına bırakmak gerekir çünkü aşk üstüne yorum yapılamayacak kadar dengesizdir. 
İlişkinizin ardından ağlayın, bu süreçlerin hepsini teker teker her ayrıntısına kadar yaşayın. Çünkü ayrılıklarda sevdaya dahildir ve acı çekmeniz sizin o ilişkide ne kadar dürüst olduğunuzun bir göstergesidir.

Unutmadan şu da bir dip not ;
Sağlam bir ilişkinin sırrı, içindeyken kendini kaybetmemekte yatıyor. Bu hayata yalnız geliyor ve yalnız da gidiyoruz. Tek gerçek devamlılık sensin..

John Green’in de dediği gibi;
Bu hayatta incinip incinemeyeceğimizi seçemeyiz. Ama bizi kimin inciticeğini seçebiliriz.

Seçimlerinizin daima yüzünüzü gülümsetmesi dileğiyle..