12 Nisan 2015 Pazar

BİR ÇIĞLIKTI YALNIZLIĞIM HEPİNİZ Mİ SAĞIRDINIZ?

18 yaşındayım ve dürüst olmak gerekirse kendi hayatım ara sıra bana bile yabancı geliyor. Ya da en azından bu hayatın bana ait olduğuna hala inanmakta güçlük çekiyorum. 
Daha kendimi bile tanımamışken ‘Kim olmak istediğim’ ya da ‘Nasıl biriyle olmak istediğim’ sorularıyla boğuşmak zorunda kaldım. Bundan beş sene önce hayata bu kadar karmaşık bakmayan, ne olmak istediğini bilen, gelecek planları olan masum küçük bir kızdım. Çevredeki her şeyin farkına varmak,insanların gerçek yüzlerini fark edebilecek kadar büyümüş olmak iyi bir şey değilmiş.. O pespembe masum dünyada kalmayı çok isterdim. Dünyaya çocuk gözlerimle bakmaya devam etmeyi, hayat denen bu savaşa bilinçli olarak katılmayı hiç mi hiç istememiştim. Ama seçim şansım yoktu. Kimse bana ‘İster misin?’ diye sormadı. Galiba en acı yanı da bu. Çocukken o zaman ki sorunlarımı aşamayacağımı sanırdım. Bir dağ kadar yığınla sorunum var sanırdım. Çok gülünç aslında. Keşke biri bana çıkıp her yaşın kendine has problemlerinin olduğunu ve aslında bu problemlerin yaşımla beraber büyüyeceğini söyleseydi.


Şöyle dönüp bir geçmişe baktığımda ne çok şeyle savaştığımı düşünüyorum. Çocukluğumdan itibaren hatta herkesin yaptığı gibi hayata gözlerimi açtığım ilk andan itibaren hep bir savaş halindeydim. Hayatla, koşullarla, duygularla.. Ama galiba en büyük savaşımı da yalnızlıkla verdim. Böyle cümleler kurmaya başlayınca hep aklıma yüzyıl savaşları gelir. Ona benzetirim. Hani bitmek tükenmek bilmeyen o savaşlar ve sonucunda kendileri tükenen iki ülke. Benim yalnızlıkla olan savaşımda öyleydi aslında. Sadece kendimi tükettim. Eminim okuyucularım arasında yalnızlığı hala ‘aşksızlık’ olarak algılayanlarda vardır.  Ama benim sözünü ettiğim yalnızlık duyguları arasında sıkışıp kalmak anlamını taşıyan ve kurtulması zor olunan durum..
Ne zaman kapattım duygularımı etrafımdaki insanlara, ne zaman sustum, ne zaman duruldum, ne zaman kendi kabuğuma çekildim inanın bilmiyorum. Kendimi ifade etmeyi bıraktığım, insanlardan koptuğum o zamandan sonra bidaha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bu kasvetli yazıya aldırıpta sakın idealleri olmayan, asosyal bir kız sanmayın beni. Aslında tam tersi bunları dile getirecek en son insanmışım gibi bir hayat içerisindeyimdir. Benim sorunum, benim yalnızlığım kendimle. İçimde biriktirdiklerimin hep orada büyüyüp birikmesiyle.. Sessiz çığlıklarımın insanlara ulaşmadığını anladığım gün yazmaya başladım ben. Devrimler üzerine kompozisyon yazan kız olmayı bırakıp asıl edebiyatın engin denizine yelken açtım. Duygularımı döktüm cümlelere. Kimi zaman Nazım Hikmet Ran misali gerçekçiliğe koştum, kimi zaman Atilla İlhan gibi mavide boğuldum. Cemal Süreya’nın şiirlerine, Ayşe Kulin’in eserlerine akıttım içimdekileri.
Sonra Özdemir Asaf’ın Lavinia’sına hayranlık besledim uzunca bir süre. Varlığını bile yeni öğrendim bir aşka bağlandım tutkuyla. Dış dünyayla bütün bağlantımı kesip kendimi olmam gereken yerdeymişim gibi hissettiren, çoğu yaşama gözlerini yummuş, edebiyat aracılığıyla bağ kurduğum insanlarda buldum çözüm yolunu.
Şüphesiz ki yazının bu kısmında okumayı bırakan, edebiyatı ezberlenmesi gereken binlerce eser olarak gören birçok okurum var.
Ama öyle değil.
Resim ve müzik nasıl ki insanların kendilerini ifade etmeleri için bir araçsa edebiyatta benim sessiz çığlıklarımı yankıya dönüştüren bir sanat. Ben yazıyorum, binlerce insan okuyor. Onlar okudukça benim yalnızlığım paylaşılıyor.

Yazmaya başlamadan önce hayatımın gidişatıyla ilgili derin düşüncelere kapılmışken günlüğümün boş bir sayfasına ‘Bir çığlıktı yalnızlığım, hepiniz mi sağırdınız’ diye iki mısra karalamıştım. Bugün okuduğumda bir gülümseme oluşuyor yüzümde. Ben yalnızlığımla olan savaşımı yazarak kazandım diyebilmenin sevincini yaşıyorum. Ama hala bir yerlerde bu savaşı vermekte olan insanlar var. Umarım onlarda bir gün zafer çığlıklarını atmayı başarırlar..

AŞAMALI AYRLIK ACISI ATLATMA PROGRAMI

1-KABULLENME SÜRECİ

 En zor süreç bu olsa gerek. Sevsen de, sevmesen de, birlikteliğiniz uzun olsa da olmasa da herkes yaşadığı ayrılığın ardından bir boşluğa düşer. Çünkü aşk hayatlarımızı sadece duygusal doyuma ulaştırmaz. Hayatımıza birini aldığımızda ona göre, onun yaşam tarzına, bakış açısına göre şekillenmeye başlarız. Başkasının seçimlerine, başkasının olmazsa olmazlarına yer açarız küçücük dünyamızda. Ayrılığın ilk aşaması olan bu kabullenme süreci o insanın hayatımıza ne kattığını daha iyi anlamamız ve analiz etmemiz açısından bir fırsattır aslında. Bittiğini bilen ama kabullenemeyen çoğu çiftin takılıp kalığı bu süreç , o insanla birlikte hayatımıza giren alışkanlıklarımızla savaştığımız ve duygusal olarak çöküş yaşadığımız bir dönemdir. Uyanır uyanmaz telefonda bir mesaj görmezsin mesela, ya da bir yere çıkarken elin telefona gider haber verme ihtiyacı hissedersin. Sonra aslında o insanın artık olmadığı aklına gelir, hüzünlenirsin. Bu sürecin aşkın temeliyle bir alakası yoktur aslında. Bu sürecin sevmekle, duygusal bağla da bir alakası yoktur. Bu süreç tamamen alışkanlıklardan kurtulma sürecidir.

2-UNUTAMAM SÜRECİ

Bu süreç telefonun başında bir mesaj ya da arama bekleme, durmak dinlenmek bilmeden tweetleri okuma, instagramda kimler takip edilmiş kimler beğenilmiş hangi fotoğraflar atılmış onlara bakma, whatsappta en son ne zaman online olmuş düşüncesine kapılıp an be an takip etme sürecidir. Snapchat te neşeli snapler atılmış mı, swarm da yer bildirimi yapılmış mı, laf sokmalı durum paylaşılmış mı ya da sevilmeyen kaşarın teki planlarıyla ilgilenmeye başlamış mı düşünceleriyle hayatınız alt üst olur. Eski anılar, kurutulan çiçekler, yazılan küçük notlar her gün ortaya dökülür ve ağlama krizleri geçirilir. Eve kapanma, depresyon dönemi olarakta adlandırılabilir. En çok gözyaşı dökülen, kendinizi en yalnız hissettiğiniz dönemdir. Çalan her şarkı onu hatırlatır ve aklınıza gelen her anıda içiniz parçalanır. Ve muhtemelen bu süreçte duygusal boşluğunuzdan yararlanmaya çalışan akbabalar sarıcaktır etrafınızı. İhtiyacınız olan ilgiyi size veren, sanki size delicesine aşıkmış gibi rol yapan ama aslında tek amacı kırgınlığınızdan yararlanmak olan bu ikiyüzlü hödüklere inanmamakta sürecin en can alıcı noktalarından biridir.

 3-YALNIZLIĞA ALIŞMA SÜRECİ

Baktınız onun hayatında her şey normal, sizin yokluğunuz belli bile değil ‘Ne uğraşıcam bu gerizakalıyla yaa’ diyip onun hayatınıza girmesiyle nelerden vazgeçtiyseniz bi anda hepsini geri kazanıyosunuz. O unutulan arkadaşlarla, o unutulan cafelerde keyifli sohbetler, whatsapp gruplarında yapılan dedikodular ve dostlukla doldurulmaya çalışılan bir boşluk.. Bunları yaparken bi yandanda ‘Haha sen yoksun hayatımda ama bak nasıl mutluyum pislik herif’ imajı vermek için yapılan chatler ss alınıp twitterda paylaşılır, swarm check-in manyağı yapılır ve instagramda etiketleme rekoru kırılır. Yalnızken de eğlenilebileceği, ona ihtiyaç duyulmadığı kendine kanıtlanmak istenilir ve bu amaç uğruna hayat alt üst edilir. Ama bu süreçte yalnızlık öğrenilir. Dostlarla yapılan sohbetler unutturur çoğu şeyi. Onu hatırlamaya, özlemeye vaktin kalmazsa daha iyi hissedersin. Bedenini uykuya mahkum edip, onunla olan hatıralara sonuna kadar direnirsin.

4-OLMASANDA OLUR SÜRECİ

Bu süreç önemlidir çünkü ilişkimizi kestiğimiz beyefendiler genelde bu süreçte kendilerini hatırlatma çabasına girerler. Ya instagramda bir fotoğraf beğenirler ya ‘Bekarlık sultanlıktır’ temalı attığınız bir tweeti favlarlar ya da daha cesaretli davranıp ‘Özledim’ mesajı atarlar. O ilk başta ‘Sürünsün pislik’ diye hıçkıra hıçkıra sövdüğünüz herif karşınızda sizin için beklerken tuhaftır ki hiçbişey hissetmezsiniz. ‘Ha ha noldu özledin dimi köpek’ diye dalga geçmek, hatta ss alıp kızlara atmak bile gelmez içinizden. Bitmiştir çünkü. Onun varlığıyla kaybettiğiniz şeylerin farkına varmış ve aslında onun gözünüzde büyüttüğünüz kadar değerli olmadığını anlamışsınızdır.O yoktur artık bu kabullenilmiştir ve sorunda değildir. Omzunda ağladığınız, birlikte kahkahalar attığınız o insan bir yabancıdır ve sizde bunun bilincindesinizdir. Bu süreçte yapılabilecek en kötü hata o adama geri dönüp, eskisi gibi olabileceğinize inanmaktır. Çürük elma bir daha yenmez, bitmiş bir ilişkide küllerinden doğmaz felsefesine inanıp önüne bakmak gerekir. Çünkü hayat bunu gerektirir.  Dışarıda bir yerde seni bekleyen, onun asla olamayacağı kadar kusursuz bir insan var. Ve böyle bir hatayı asla kendine yapma.

Biten ilişkinin ardından yeni bir aşk arayışına girmek yapılacak en büyük hatalardan birisidir. Açıkçası akışına bırakmak gerekir çünkü aşk üstüne yorum yapılamayacak kadar dengesizdir. 
İlişkinizin ardından ağlayın, bu süreçlerin hepsini teker teker her ayrıntısına kadar yaşayın. Çünkü ayrılıklarda sevdaya dahildir ve acı çekmeniz sizin o ilişkide ne kadar dürüst olduğunuzun bir göstergesidir.

Unutmadan şu da bir dip not ;
Sağlam bir ilişkinin sırrı, içindeyken kendini kaybetmemekte yatıyor. Bu hayata yalnız geliyor ve yalnız da gidiyoruz. Tek gerçek devamlılık sensin..

John Green’in de dediği gibi;
Bu hayatta incinip incinemeyeceğimizi seçemeyiz. Ama bizi kimin inciticeğini seçebiliriz.

Seçimlerinizin daima yüzünüzü gülümsetmesi dileğiyle..

9 Nisan 2015 Perşembe

SEVEMİYORUM ARTIK

Çığlık çığlığa yazmalı mı ? Yoksa içime atıp susmalı mı ?
Hep sevilmemekten yakınan ben bu kez fazla sevilmenin verdiği yorgunlukla sarıldım kalemime.
Bir kadın için en güzel şey sevilmek, el üstünde tutulmaktır heralde. Güçlü, akıllı olduğumuzu bile bile korkak numarası yaparız. Sırf o güvenli kollarda sarıp sarmalanıp kendimiz değerli hissetmek için.
Ne saçma aslında. Ama maalesef o duygunun yeri başka hiçbirşeyle dolmuyor.
Yalnızlığımın başlarında sevilmeyi, ilgiyi özlüyorum sanmıştım. Yanılmışım.
Sevmeyi özlüyorum ben aslında. Güvenmeyi, fedakarlık yapmayı, kızdırıp, sinir edip sıkı sıkı sarılmayı.
Nasıl yandıysa canım, nasıl korktuysam kalbimi saklamışım ruhumun derinlerine.Ben bile ulaşamıyorum.
Sevmeye ihtiyacım var.
Yeniden güvenebilmeye, biri uğruna saatlerce gözyaşı dökebilmeye ihtiyacım var.
İsterse yansın canım, yansın. Ama birşeyler hissedebileyim yeter ki.
Hissizlik kötü, fazlasıyla yorucu.
İnsanlar 'seviyorum' dedikçe irkiliyorum. Biri ilgi göstermeye başlayınca savaşa hazırlıyorum kendimi.
Kendi kendime yetebilmeyi öğrendiğimi sanmıştım bunca zaman. Hiçbir erkeğe boyun eğmeyen başına buyruk kızın doğru olanı yaptığını sanmıştım.Meğer en büyük kötülüğü kendime yapmışım.
Sevemiyorum artık.
Elimi uzatıp bir adamın kirpiklerine dokunmak, gözyaşlarından öpmek çok uzak sanki. Yükünü hafifletmek, sımsıkı sarılıp 'Ben burdayım' diyebilmek..

Tanrım ben kendime ne yapmışım böyle ?
Ruhumu nelerden mahrum bırakmışım ?
Mantığıma bu kadar fazla mı sığınmışım sahi ?
'İncinmek istemiyorum' derken neleri kaybettiğimi görseymişim bari..

HIZLI VE ÖFKELİ TÜRKİYE VERSİON

Hızlı ve Öfkeli 7 filminin vizyona girmesiyle beraber çevremizde birkaç değişime şahit olmaya başladık. 
İlk altı filmde olduğu gibi yedinci filmde Türk toplumu üzerinde arabaları tanrıçalaştıran ve sürücüleri Toretto'laştıran bir etki yarattı.
Filmi izleyip arabaların cazibesine tutulan eşsiz insanımız sinema çıkışı şahinlerine atlayıp sokaklarda drift yapmaya çalıştılar.
Gözlemlerim sonucu filmin 18-25 yaş arasına 'Brian O'conner' , 25 ve üstü yaşlaraysa ,'Dominic Toretto' etkisi var. Brian O'conner etkisine yenik düşen Alilerimiz, Osmanlarımız bir Mia tavlayabilmek umuduyla DJ Army çalan arabalarıyla sokaklarda piyasa yapmaya başladılar.
Evli barklı amcalarımız ise o işler bizden geçti ama yollar hala bana hasta imajını verebilmek amacıyla Toretto akımının verdiği yetkiye dayanarak kırmızı ışıkta geçmek gibi -kendilerince- çok tehlikeli işlere kalkıştılar.
Yani Allah aşkına bir düşünün burası Türkiye.
Caddenin ortasında iki arabanın yarışması, bırakın yarışmayı aynı hizada yan yana yarışa başlaması bile imkansız. Caddelerde birinin diğerine artistlik yapması 'Aç lan şu camı, açsana lan!' ya da 'Çek lan kenarı!' cümleleriyle son bulur.
Yarış savaşları konusuna değinmiyorum bile.
Yahu bir kere bizde yarış için bir alanda toplanılmaz bile. Teyzenin biri hemen çok gürültü var diye şikayet eder. Hadi toplandık diyelim, araba markasını geçtim bizim insanımızın o coolluğu vermesi imkansız.
Paul Walker gülüşü yapan birini bulursak direk oyuncu yapıyoruz zaten.
Onuda geçtim.
Bir kızcağız çıkıp yarış başlatayım dese ertesi gün cafelerde kaşar diye adı çıkar.
Adamlar kalkmış üç bina arasında 'flappy bird' oynuyor biz hala piyasa yapma derdindeyiz.
Birde bütün bunları görmezden gelip, o toplumlara özenip eldeki imkanlarla kendi filmimizi çekmeye çalışıyoruz.
Ya zaten bizde benzin çok pahalı, yarışın ortasında yolda kalırız.
Bide her gün yarışan çocuklarla evlenilir mi ya ?
'Uff, çocuğumun rıskını arabalara yedirdin' ağlaması mı yapayım hayatımın geri kalanında ?
Banada yazık!

26 Mart 2015 Perşembe

Özgecan Aslan Ölümsüzdür!

Belki çok geç kalınmış bir yazı. Kelimelerle bütünleşemeyen,kendini belli edemeyen, acının altında sıkışıp kalmış düşüncelerin gecikmiş açıklaması.
Hiç tanımadığım bir kızın adıyla çınladı kulaklarım.Acısıyla ağırlaştı yüreğim, hikayesiyle düğümlendi dilim.Benden sadece iki yaş büyük olan belkide gece başımı yastığa koyduğumda aynı düşlere gülümsediğim birine adadım gözyaşlarımı.
Nasıl böyle olduk biz? Nasıl böyle bir ülke olduk?
Dinine bu denli bağlı, yüzyılların Türkiyesi manşetlerinde bu başlıklarla sarsılalı, aynı acıyla farklı konumlarda içimizi hüzün kaplayalı ne kadar oldu?
Adı Özgecan olmuş, hayalleri, umutları bir erkeğin adiliğinde boğulmuş ne farkeder?
Bugün binlerce tweet atılmış, Taksim siyahlı kadınlarla dolup taşmış, ölüm kadına bir adım daha yaklaşmış ne farkeder? Yarının Türkiyesi yine küçük gelinlerle, tecavüzlerle, kadına yönelik şiddetle anılmayacak mı ?
Erkek yine el üstünde tutulup, çocukluğundan itibaren cinsel kapasitesine yağdırılan övgülerle avunmayacak mı? Tarih tekerrür edip 16 yaşındaki kıza tecavüz eden adama 'kız kendi rızasıyla yapmıştır' açıklaması yapılmayacak mı ? Mahallenin başında kocasından dayak yiyen kadının dedikodusu altın gününde fısır fısır konuşulup olduğuyla kalmayacak mı ? Küçücük kızlar dedesi yaşındaki adamlarla evlendirilince Doğu'nun karmaşası Batı da izlenip, televizyon dizilerine konu olmayacak mı ?
Özgecan'ın beyaz gelinlik, kendine benzeyen bir çocuk, mutlu bir aile hayalleri zamanın akışıyla unutulup tarihin kara defteriyle rafa kalkmayacak mı?
Ateş düştüğü yeri yakar. Koskoca bir ülke, bir cinsiyet yanıp kül oluyor her geçen gün bu ateşe daha fazla odun atılıyor farkında değil misiniz ?
Ben cinsiyetimden, güzelliğimden utanmaktan bıktım bu ülkede.
Toplumun baskısı ve erkeklerin ayakları altında ezilen kadınları görmekten bıktım.
Sokakta başım önümde hızlı adımlarla yürümekten, hava kararınca günışığına çıkan korkularımdan bıktım.
Erkek yapar, kadın kendini korusun bakış açısının getirdiği sonuçları görmekten, kadına kalkan ellerden usandım.
Özgecanı anlayabildiğim için o kadar üzgünüm ki.
Yürürken babam yaşındaki adamların bana çevrilen bakışlarının sorumlusunun ben olmadığımı, asıl suçun onlarda olduğunu çığlık çığlığa bağırmak istiyorum.
Cebindeki biber gazıyla ve kıyafetine uygun ojeler sürdüğü tırnaklarıyla hayatı pahasına savaşan Özgecan'ı fotoğrafının altına yazılmış birkaç cümleyle anıp hayatıma devam etmek istemiyorum.
Bir kadın olarak toplum baskısından kurtulmak istiyorum!
Ben bir tane daha Özgecan kaybetmeden çözüm istiyorum.
Çocuklarınıza öğretin.
Cinselliğin 'ayıp' başlığı altında konuşulamaz bir şey olduğunu değil, aslında ne kadar insani ama belirli sınırları olduğunu öğretin.
Daha küçücük yaşta erkek çocuklarınıza cinsel organıyla övünmeyi değil, davranışlarıyla övgü haketmeyi öğretin.
Kızlarınıza yasakları değil haklarını öğretin.


Kadınlara çığlık çığlığa ve gururla haykırmayı öğretin. Şiddete 'dur!' diyebileceklerini, erkek egemenliğine yenik düşmemeleri gerektiğini anlatın.
Özgecan'ın ve diğer milyonlarca kadının simgelediği bu davanın, bir babanın ve bir annenin yüreğinde açtığı kapanmaz yaranın boşa olmadığını, asla susmayacağımızı anlatın.
Aksini düşünen ve bütün bunlara sessiz kalan onca insana rağmen gururla söylüyorum;

Ben kadınım!
Günümüz Türkiyesi'nde sokağa adım attığım andan itibaren her günüm yaşam savaşı vermekle geçiyor.
Hepsi erkek egemenliği altında ezilmeyen bir cinsiyet için!
Ekonomik özgürlüğü elinde, bilinçli güçlü kadınlar görebilmek için!
Ve en önemliside bir Özgecan daha kaybetmemek için

Hiç görmediğim o güzelliğini solduran ve hissettiğin son duygunun 'korku' olmasına sebep olan canilere rağmen, bize daha güçlü savaşmak için bir neden verdin.
Sıcacık gülümsemenin ülkenin her köşesinde ezilen kadınlara umut olması dileğiyle.

24 Mart 2015 Salı

BİR DEVİR BİTTİ

Başkasını eleştirmek, onun hakkında yorum yapmak kolaydır. Zor olan benliğine dönüp kendi ruhundaki eksiklikleri farketmek, onları dile getirebilmektir.
İşte ben bu yazımda zoru başarmayı amaçlıyorum ve sonunun nereye varacağını düşünmeden yazmaya başlıyorum.

En başından başlamam gerek sanırım. Hayattan ilk tekmeyi yediğim ve artık kendi başıma olduğumu anladığım zamandan..

BİR YANIM ÇOCUK HALA
Hayatımın  bu evresini sanırım anı defterimin arasında rafa kaldırmışım. Hatırlamak istemediğim zamanlar çünkü çok fazla olay atlattım. İlk kez sorunlarla kendim uğraşmam gerektiğini anladığım ve çuvalladığım dönem.. Önce ilk aşkım dediğim insanın kalbimi kırmasıyla boşluğa düştüm. O yaşarken bitmezmiş gibi gelen duygu yerini hafif bir sancıya, yorgunluğa, kırgınlığa bıraktı. Sonra hayatımın en büyük darbesini yedim, arkadaş kazığı. Yıllarca yanımda taşıdığım, arkadaşlığımız için ailemi bile karşıma aldığım insanın maskesinin ardını gördüm. Ucuzluğunu, yalanları, düştüğü çaresizliğe benide nasıl sürüklemek istediğini.. Arkadaşken farkına varıp gözardı ettiğim ne varsa bir tokat misali yüzüme çarptı ve kesin bi kararla çıkardım o insanı hayatımdan. Ama yorgundum, ne olursa olsun arkamda olucağını düşündüğüm insan, elini tuttuğum adam yoktu artık. Gerçekten yapayalnızdım. Bu dönemlerde öğrendiğim en güzel şeyse ailenin ne olursa olsun yanında kaldığıdır. Kimse yok diye ruhumu bunalttığım bu günlerde gözardı ettiğim aileme yeniden sarıldım. Önce onlara, sonra gerçek dostlara.
Yoluna koydum sanmıştım, onu tanıyana dek.

TOPARLANMIŞTIM SAHİ NEDEN PARÇALADIN?
Çok sevdim. İnanın çok sevdim. Uykusunda izleyecek, saatlerce kameradan konuşabilecek, elini tutup babamın karşısına çıkartabilecek kadar çok sevdim. Bir yılımı verdim, her köşesini anılarla süsledim hayatın. Sırf bir gün gitmek isterse, vazgeçerse baktığı her yerde ben olayım diye. Yaşayabileceğim en güzel aşkı yaşadım. Unutamam, kıyamam. Önümde diz çöküşünü, sarılıp ağlayarak dans edişimizi, denizde birbirimize su sıçratışımızı, elinde kırmızı bir gülle 14 Şubatta kapıma limuzin çekişini.. Ben daha ayrılırken oraya buraya fırlattığım, çöpe atıcam ver şunları salak dediğim eşyaları saklıyorum. Sevdiğimden değil, bidaha öyle sevemediğimden.Yıprattığım, göz göre göre terkettiğim ilişkimin acısını aylarca yüreğimde yaşattım. Sandım ki acıya tutunmazsam kaybederim onu, ne aptallık. Yaptığım en büyük hataysa ayrılığın üstünden geçen onca zamana rağmen, sarılıp anlaşıp ayrılışımıza rağmen yeniden görüşmek istemek oldu. Sarıldığımda huzur bulduğum insanın yabancılaşmasını izledim oturup. Konuşan o değildi sanki. 'Sana rağmen seni sevmeyi başardım ben' demişti. O zaman anladım. Aramızdaki uçurumu, kopukluğumuzu.. Ve atlatması en zor döneme adım attım. Yada iteklendim diyelim, ilk adımımda düştüm çünkü.

KİTAPLAR DOLUSU HÜZNÜM OLDU SAYENDE
Ağladım, vurdum, kırdım, yıktım. Önce umutlarımı sonra hayallerimi. Nefret ettim ondan, olabildiğine nefret ettim. Ne kadar sevmediğim huyu varsa onları hatırlattım hep kendime. Annemin kucağında hıçkırdım saatlerce, çikolatalardan kendime bir krallık kurdum. Tam beş kilo aldım. Yorganın altında kaldım saatlerce. Uykuya, birde Tanrı korusun kitaplarıma sığındım. Telefon elimde aramakla aramamak arasında savrulup durdum. Aramadım ama. O da aramadı. Önce kararttığım odamı aydınlattım, sonra da ruhumu. Dostlarım tuttu elimden. Ve yalnızlık korkum karanlığıma gömüldü. Bir an bile yalnız kalmadım çünkü. Alsancaktan, Kuşadasına her yer elimin altındaydı. İzmir benimdi, onun içinde olduğu bu şehir benimdi. Yeni insanlar tanıdım, bir anda en tepeye tırmandım. Bu kez sert düşeceğimi bilerek değil ama. Bu kez emin adımlarla. Ve gelin görün ki dünyanın en acımasız kızı oldum.

KRALİÇE BENİM, SEN KİM KÖPEKSİN
Elinizde telefon cafeden cafeye gezip tüm bakışları üzerinizde yoğunlaştırıyorsanız, hele ki kırgınlığınızı yeni atlatmışsanız korkun kendinizden. Erkekleri parmağının ucunda oynatan, geçmişte ne kadar canını yakan varsa hepsinden bir bir intikam alan egoist bir kıza dönüştüm. Herkese her an ezilmesi gereken bir böcek gibi yaklaştım. Önce arkadaşlarımı korkuttu bu halim, sonra ailemi. Canımı yakan herkesi diz çöktürdüm. Zaten yapabildiğim en iyi şeydir insanları yönetmek. Tek parmağımın ucundaydı dünya, öyle bir his ki bu anlatılmaz. Popülerlik diye yorumladığınız o şey değil bu. Arkadaş çevrene, erkek ırkına, yakınlarına uzağına hükmetme hırsı bu. Düşürdüğüm herkeste daha da güçlendiğimi hissetmiştim.Sonra acımasızlığıma sığınışımdan utandım. Sevdiğim insanlara verdiğim zarardan, kırıp döktüğüm umutlarından.. Asıl uyanışımsa sevgisi gözlerine perde indirmiş beni benden fazla seven bir adamın sarsmasıyla oldu. Umursamaz tavırlarımın karşısında daha fazla duramayıp içindeki bütün öfkeyi kustu. 'Bak' dedi. 'Şu haline bak. Güzel mi sence bu, bu kadar çevre bu kadar insan bu kadar umursamazlık güzel mi? Farkında mısın Ece yazmıyosun bile. Seni sevmek için direndikçe sen kalbinin önüne duvarlar çekiyosun. Ulaşamıyorum sana tamam kabul, ama bak şu haline sende ulaşamıyosun kendine. Geçmişte kalbin kırıldı diye yine aynısı olmak zorunda değil. Bak zaferlerine, ruhunun kanayan yaralarında saklı hepsi'
Hadi lan ordan diyenler vardır aranızda eminim. Ama aynen böyle söyledi.
Normalde olsa 'Sen kim köpeksin lan' diyip elime ne geçse fırlatırdım kafasına ama yapmadım, yapamadım. Haklıydı çünkü. Sustum sadece, ağlamadımda.
Ben seni sevmekten, seninle savaşmaktan, seni kazanmaya çalışmaktan yoruldum, dedi.
Ve yüzüne bile bakmadığım, aslına bakarsanız varlığından bile haberdar olmadığım bir insan sessizce girdiği hayatımdan depremle gitti.
Ben kaldım.
Enkazımın arasında, nasıl toparlayacağımı bilmeden, kendime bile itiraf edemediklerimin yüzüme çarpılmış olmasının verdiği şokla nefes almaya devam ettim.

Akıllandım mı peki ?
Hayır. Hala kraliçeyim.
Nasıl yaparım, nasıl yoluna koyarım  hiç bilmiyorum.
Ağlamıyorumda artık, yorgunum zira.
Bende böyle öğreniyorum, canım yana yana.
Sevmiyorum kimseyi, güvenmiyorumda.
Ama tam toparlandığım sırada yine parçalayışın hala aklımda, unutmuyorumda.
Yaşattığın acı elbet bir gün senide yakacak.
Ve benim hikayemin sonu elbet tamamlanacak.

18 Mart 2015 Çarşamba

İLK AŞKIM

Aslında nasıl yazacağım, kelimelere nasıl dökeceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Yoğun istek üzerine yazıyorum bu yazıyı.
Olay ağırlıklı yazmam pek, doğrusunu söylemek gerekirse sevmemde. Düşünce yazılarıdır benim limanım ama bir blog yazarı olarak istisnalara her zaman açığım.
Gelelim konumuza, ilk aşkım..
Üzerimde beyaz tişört, altımda okul eteği. Saçlarım topuz. Okulun ilk günü. Olabildiğine gülümsemeye, arkadaş edinmeye odaklamışım kendimi.
Dudağımın o günkü ağrısını hala hatırlıyorum. Heyecan, endişe gibi duygularda dudağımı ısırma alışkanlığım var. O gün nasıl kemirdiysem kanamıştı garibim.
Sınıfa girdiğim an onu gördüm. Herkes gibi forma giymişti ama yok onda farklı duruyordu sanki. Boyu uzun. Hani sarılsam kalp atışlarını hissedicem öyle bir uzunlukta. Göz göze geldiğimiz ilk an dünya durdu sanki benim için.
O gün koymuştum kafaya 'Bu çocuk benim' demiştim. Sanmayın ki o zamanlar şimdiki gibi özgüveni fazla, erkek ırkına savaş açmış bir kızım. Uslu, günlüğüyle baş başa, utangaç bir Ece'den bahsediyorum.
Şuraya bir parantez açalım bu satırları yazarken gülümsüyorum. Ne kadar şanslıyım ki ilk aşkımı gülümseyerek anlatıyorum. Parantezi kapa.
İlerleyen günlerde kızlarla fısır fısır planlar yapmaya başladım ve ne yaptım ne ettim onun önündeki sıraya geçtim. Sinsi bakışlı şimdiki kraliçenin ilk planları başarılı olmuş, şimdi farkettim. Bu mantıklı her istediğini elde eden kızın karakterinin temelleri ilk o zaman atılmış sanırım.
Herneyse gülümsedim, konuştum derken bir ay geçti.
Her ders, her teneffüs dip dibeyiz. Derslerde buklelerimle oynamaya başladığı gün daha dün gibi aklımda. Öyle böyle derken zaman su gibi akıp geçti.
Ben bekliyorum çıkma teklifi edicek diye, ama yok. Kızlarla acil durum toplantıları, 'neyi bekliyo lan bu çocuk?!' tartışmaları..
İçim içimi kemiriyor, umutlarım bir bir kırılıyor..
Sonra o hafta beden dersinde yanıma geldi. 'Ece biraz konuşabilir miyiz?' dedi. Allahım dünyanın en güzel cümlesi buydu sanki. Tabı canım, bencede konuşmalıyız. Sen sor ben cevaplayayım şu teknik bölümü kapatalım artık diyicem ama yok. Kafa salladım sadece.
Beraber yürümeye başladık. Kalbimin kulağımda attığını hissetmiştim.Durduk, gözlerimin içine bakıp o haftalarca beklediğim soruyu sordu.
Tanrım, aynanın karşısında defalarca vereceğim cevabın provasını yapmıştım. Ama yok olmuyo, utancımdan ölücem sanki. Tek hatırladığım ağzımdan çıkan boğuk bir 'evet'.
İçimdeki mutluluğu hiçbir kelimeyle tarif edemezdim.
Sonrası malum. O Gaziemir'de ben burda. Facebooktan yazışmalar, okul dışında görüşememeler.
Ama her şeye rağmen bulutların üzerindeydim.
Zamanla kıskançlıklar, yanlış anlamalar girdi araya. Koptuk birbirimizden, ayrıldık.
Aradan uzunca bir süre geçti. Ben özledim, çok özledim hemde.
Gözümün önünde konuşamıyorum, sarılamıyorum. En son dayanamayıp ağzını arasın diye en yakın arkadaşımı gönderdim. Vee tahmin edin noldu. O da özlemiş heyoo! Barıştık.
Hayatım boyunca hep bitmiş bir ilişkinin yeniden ayağa kalkamayacağını, asla aynı tadı veremeyeceğini savundum.
Ama iyi ki diyorum. İyi ki yeniden denemişim. Asla pişman değilim.
Zamanla olgunluğun verdiği o kibarlıkla mı desem herneyse bizim harika bir ilişkimiz oldu.
Saygılı, anlayışlı, bol bol aşklı. O kadar masum, o kadar mesafeli. Ama çok güzel, hatırlamaya değer.
Sıkı sıkı sarılıyodum o zaman, özlerken ölücem sanıyodum. O hafta sonları bitmek bilmiyodu.
Bütün aile adıyla çınlıyodu. Babannemin 'Kız sen fena aşık olmuşsun' sözleri hala gülümsetir.
Sonra karşılıklı ilk gözyaşlarımız var.
Yanıma ilk koşuşu var.

Önce olmaz diyip sonra geri dönüp sımsıkı sarılışım var.
Her şey gibi o da bitti ama. Neden bitti, ne oldu hiç hatırlamıyorum.
Hatırlamakta istemiyorum.
Utanmadan, sıkılmadan en masum ilk aşkımı anlatabilirim insanlara.
Asla pişman değilim, yine olsa yine onu severdim. Aynı şeyleri yaşardım yine.
Ve inan sana hiç kızgın değilim.
Kırgında değilim.
İyi ki dokunmuşşun hayatıma.
İlkler unutulmazmış.
Kalbimin kapılarını ardına kadar ilk kez açan kocaman yürekli adam,
UNUTURSAM KAHROLAYIM
Seni sevdiğim 315 günün anısına..