6 Nisan 2016 Çarşamba

Ne zaman bir sohbette İtalya adı geçse..

Hayatımın en güzel anısını anlatıcam bugün size. Küçücük bir kızken minicik ellerimle kazandığım en büyük başarımı haykırıcam.
Beşinci sınıfın ilk dönemi. Folklör grubumuza bomba gibi bir haber düştü. İtalya'daki çocuk festivalinde ülkemizi biz temsil edicekmişiz. Düşünebiliyor musunuz? Küçücük bir kızın bedeninde bu haberin ne kadar büyük bir mutluluğa sebep olabileceğini?
Aylarca uğraştık, geç saatlere kadar çalıştık. Ve yaklaşık 25 günlük uzun bir yolculuğa çıktık. Grubun en küçük üyesiyim o zamanlar, benim yaşımda bir kaç kişi daha var ama boyu en kısa olan kişi olarak sanki hepsinden daha küçükmüşüm gibi bir izlenim yaratıyorum. Öyle ufağım ki düşünün kostümümün cepkenine kadar farklı diğer üyelerden. O yaş aralığının kostümlerinin içinde kayboluyorum çünkü giyince. Sanırsınız bir kostüm kendi kendine dans ediyor, o kadar görünmüyorum.
İtalya'ya vardığımız günden itibaren avuçlarımızda nazar boncuklarıyla orada bulunan tüm insanlara Türkiye'nin sıcaklığını hissettirmeye çalıştık. Sokaklarda Atabarını bağırdık, gördüğümüz herkese gülücükler saçtık. Hiç bilmediğimiz, dilini anlamadığımız başka çocuklarla oyunlar oynadık. 
Festivalin ilk gösterisine çıkmadan bir gün önce, Sicilya Adasında kısa bir gezintiye çıkıcaktık rehberlerimizle. Tüm yolculuk boyunca oturduğum koltukta dışarıyı seyrederken halk dansları eğitmenimiz otobüsün mikrafonundan bir duyuru yaptı. 'Festival çerçevesinde düzenlenicek olan ülkeler arası resim yarışmasında Türkiye'yi temsil etmek üzere bir gönüllü istiyorum' dedi.
Otobüste tık yok. Kimse konuşmuyor, herkes bir el bekliyor havada 'ben' diyebilecek. Yemin ederim hayatım boyunca cin ali bile çizemem. O kadar yeteneksizim ki resim konusunda, yazma yeteneğimin dörtte biri falan bile yok yani. Bir an, öyle bir duygu ve mantığımın devre dışı kaldığı sadece bir kısacık an elimi havada buldum. Şimdi sorsanız neden kaldırdın diye açıklayamam. Bir boşluk anı ki, mantığım devreye girdiğinde minicik elim havadaydı. Hoca dahil, otobüsteki herkesin şaşkın bakışlarını hatırlıyorum. 'Kim? Sen mi?' bakışlarını üzerimde hissettim. Doğruydu çünkü hadi olmaz ama kompozisyon falan olsa tamam diyicem yetenekli olduğum bir konu. Ama ben ve resim iki farklı dünyayız. Buluşabileceğimiz tek alan satırlar.
'Tamam' dedi hocamız sessizliği bozup. 'Cesaretin için tebrik ediyorum, aferin'
Otobüs hareket etti karış karış her yer gezildi. Dönüş yolculuğuna kadar 'Ben naptım rezil olucam' diye düşünmekten alamadım kendimi.
Otele döndük, elime kocaman bir kağıt ve boya kalemleri verip oturttular masaya. Odanın kapısını kapattılar ve çıktılar. Kaç saat o boş kağıda baktım bilmiyorum. Dua ettim içimden 'Allahım' dedim. 'Lütfen rezil olmayayım.'
Başladım boyamaya. Ne kadar kaldım acaba o odada? Rehberimizle birlikte resmin altındaki açıklama bölümüne kendi duygularımı yazdım ve masada öylece bıraktım. Teslim edilmiş o akşam jüriye, haber verdiler.
Ertesi gün kocaman bir sahnede ilk gösterimize hazırlandık. Sahne arkasında 'Türkiye' anonsunun yapılması için geri saydık.
Bir an, ortalık karıştı. Herkes nasıl koşturuyor ama etrafımızda koca koca insanlar. 
Bir el tuttu kolumdan, gel dedi. Yarışma öncelikte. 
Tüm katılanlar sahneye çıkacak. Kimsenin bir şey söylemesine fırsat kalmadan sahnede buldum kendimi. 
Yalnız başıma. Karşımda o zamana kadar görüp görebileceğim en büyük seyirci kitlesi. Ön taraf protokol. 
O kocaman sahnede o küçücük bedenime rağmen saklanmak istedim. Yanımda kendi ülkelerini temsilen yarışmaya katılmış çocuklar var. Hepsi benden uzun, belli ki hepsi benden büyük. O sabah hatırlıyorum bir söylenti duymuştum. Bulgaristan'dan katılan kızın yaptığı resim herkesin dilindeymiş. Tam yanı başımda duran kız yani.
Programın sunuculuğunu yapanlar kendi dillerinde uzunca konuştular. Ben tek kelime anlamadım. Başladılar sonra bir isim söylediler, alkışlar arasında bir çocuk ödülünü almaya gitti. Flaşlar patladı kameralara poz verdi. Bir başka isim söylediler, sonra bir tane da.. Birinci söylendi, ikinci söylendi, üçüncü, dördüncü.. Sen naptın Ece dedim kendi kendime. Ne orda kalmak istedim ne de sahne arkasına dönüp alaycı bakışlar görmek istedim.
Bir tek o Bulgar kızıyla ben kaldım geriye. Son duam sonuncu olmamaktı.. 'Lütfen Allahım nolur' diyorum ama ağladım ağlıycam. O bir dakika ölüm oldu bana.
'Türkiye' duydum sadece o uzun konuşmanın arasında. Bütün salon yıkıldı. Seyircilerin yarısı ayağa kalktı. Sunucu beni aldığı sahnenin önüne kadar ulaştırdı. Mikrafonu bana uzattı. Etrafıma baktım, bizim gruptan birini görmek adına. Seyircilere baktım, gülümseyen yüzlerine. Ece dedim sadece. 'My name is' bile çıkmadı ağzımdan. 
Lacivert bir plaket uzattılar bana, alkışlar arasında. Sonra sahnenin arkasına.
Hocanın elini gördüm o kalabalıkta tuttu çekti beni. 'Birinci oldun!' dedi.
Bütün grubun tezahuratları alkışları arasında sımsıkı kocaman sarıldı bana.
Plaketimi bir köşeye bıraktım ve kendimi grupla birlikte Türkiyenin figürlerini tanıtmak üzere sahneye attım.
Ne zaman duyan olsa bu hikayeyi sorduğu ilk soru 'Ne çizdin?' oldu.
Bir ağaç çizdi o küçük kız. Dallarına farklı ırklardan çocuklar yaptı. Ellerine bayraklar astı. O bayrakların içinede gülen yüzler bıraktı.
Resmin altındaki açıklamayaysa şunu yazdırdı.
'Hepimiz aynı dünyaya aidiz. Ülkelerimiz, renklerimiz başka olsa da gülen bir yüzde buluşacak kadar kardeşiz'
O plaket bugün İstanbuldaki evimin baş köşesinde.
Ne zaman bir sohbette İtalya adı geçse, 11 yaşındaki o Ece aynı sevinçle gülümsüyor içimde.

5 Nisan 2016 Salı

KENDİ AYAKLARI ÜSTÜNDE

Küçükken henüz ergenlik döneminin başlarında, hani Alacakaranlık, Açlık Oyunları gibi dünyayı sarsan seri akımlarından önce bize sımsıcak gelen, kendimizden bir şeyler bulduğumuz bir kitap serisi vardı her kızın kitaplığında bulunan. İpek Ongun'dan 'Bir Genç Kızın Gizli Defteri'
Yaşadıklarımızın, yaşayacaklarımızın hikayesiydi belkide.Öyle ustalıkla kurgulanmış bir seri ki kitaplar hayatımızın doğru dönemlerinde okunduğunda bizi anlayan, hatta bu yolculukta rehber olan bir kılavuz durumunda.'Kimse beni anlamıyor' dediğimiz o dönemlerde Serranın yazdığı günlüklerde anlaşıldığımızı hissettik, yalnız olduğumuz fikrinden vazgeçtik.
Hala ne zaman yolum kitapçıya düşse İpek Ongun'un yolumu aydınlatan kitabını ne zaman o raflarda görsem gülümserim. Bazen elime alıp bir kaç sayfa okuyorum ayaküstü, hikayeyi biliyorum, sonunu biliyorum ama bugün bile okumaktan zevk alıyorum.
İşte çoğu genç kızın hayatında yeni bir sayfa açan o kitap serisinin üçüncü kitabının adıydı 'Kendi Ayakları Üstünde' 
Lise yıllarının sonuna gelmiş karakterimiz 'hangi meslek?' 'hangi üniversite?' sorularıyla boğuşuyordu kitapta. Sonra dördüncü kitaba geliyordu sıra,  'Adım Adım Hayata' 
Benim bu yazımda bu hikayeye oranla, kendi sorularımın cevaplarını verdiğim şu sıra kendi ayaklarımın üzerinde durduğum zamana dair bir kaç satır.
İstanbul'a geldiğimden beri bir çok şey değişti hayatımda. Sil baştan yeni bir sayfa açtım. Üniversite hayatına adım attım, kendi evimde kendi adıma gelen faturaları ödemek için ilk kez -kendim için- para kazanmak zorunda kaldım.
Büyük şehir İstanbul, yaşamak zor.
Kalabalık, yorucu, herkes kendi davasında. İzmirdeki samimilik yok burda, yaşamanın keyfine varmaktan uzak insanlar. Bizim için Kordon keyiften, güneşten ibaretken burdaki insanlar için trafikten, vapur seferlerinin seyrekliğinden ibaret.
Çok güzel şehir, her köşesi ayrı cennet. Ama yaşayanlar, burda olanlar farketmiyor bile sahip oldukları güzelliklerin. Kör olmuşlar, ayak bastıkları toprağın bereketini anlamaktan çokça uzaklar. 
Geldiğinden beri neyi seviyorsun diye sorarsanız.
Kız Kulesi'ni çok seviyorum mesela. Akşam, şehrin kargaşası hanelerin ardına saklanınca o tarihi güzelliği oturup izlemek çok keyif veriyor bana. Gökdelenin son katından bu kocaman şehire bakmayı da çok seviyorum. Kendini evrenin en değerli varlığı olarak gören o insanların küçücük, karınca kadar kalması gülümsetiyor beni. Galata Kulesinden İstiklal Caddesinin karmaşasına bakmak, İstanbul'un gençliği gibi oralar. Kıpır kıpır, doyasıya eğlenmelik. Kadıköy Kıbrıs Şehitleri Caddesini anımsatıyor bana. Biraz olsun benim ait olduğum şehir gibi. Barlar sokağı bir Gazi Kadınlar değil ama yinede Alsancak'taymış gibi hissettiriyor. 
Her köşesi ayrı bir hayatta kalma mücadelesi, bu şehrin.
Parayı yetiştirmek zor, gurbette bir öğrenci olmak zor. Sokakların karanlık tarafları tehlikeli, kurnaz olmayana sokaklar kötülüğün şeytani bahanesi.
Ama her şeye rağmen görmeyi bilene huzur İstanbul. 
Kıpır kıpır, doyasıya yaşamalık.
Üsküdardan karşıya bakıp o tarihi camilerin arasından ezanı duymalık.
Hem İslamı hemde modern yaşamı aynı anda tatmalık.
İstanbul'a ait olmak zor. 
Kime sorsan söyler, bu şehir yutar adamı.
İstanbul'a sahip olmak asıl güzel olan.
Her köşesini görebilmek, tarihi her adımda hissedip hem yorulup aynı anda hem dinlenebilmek.
Sekiz ayın sonunda, bu şehrin bana öğrettiği bir şey varsa o da kendi ayaklarımın üstünde adım attığım bu hayatta, bunca güzelliğin ortasında ; Üsküdar'ın kalbinde kazandığım bu üniversitede, istediğim bölümde, savaştığım her köşede 19 yaşımın bütün güzelliklerini , zamanın değerini bilmem gerektiği.
Büyüdüğüm o kitap serisinde,ilk dört kitabın rehberliği buraya kadardı hayatımda. 
Büyüleyici bir kurguyla, her kızın hayatından bir parça taşıyan o kitapları biz okuyucularına armağan eden İpek Ongun'a saygıyla..

22 Şubat 2016 Pazartesi

Kendi kıyametimizi yeryüzüne kendimiz taşıdık

Baskın bir toplumuz biz. Sorunlarla savaşmaktan bıkmış, onları yok saymayı tercih eden yada vicdani duygularını körleştirmek için çaba harcamış ve sonunda her şeyi normal olarak algılamış, tembelleşmiş bir milletiz.  Terörün göbeğinde, sorunların merkezinde hem iç hemde dış mücadelelerde her yeni güne yeni bir gelişmeyle uyanan bu milletin kökeninin aksine artık çabaların sonuç vermediğine inandığı kanaatindeyim.
Birey olarak inanmayı, savaşmayı bıraktık mı bilemem ama toplum olarak vazgeçtiğimiz aşikar. Artık bu tükenişin tam ortasında yanımızda patlayan bombalara belki iki adım ötemizde şiddete maruz kalan canlara kulak tıkamak, çığlıkları yok saymak başımıza kıyametten önce gelebilecek en büyük yıkım zaten. 
Gündeme şöyle bir göz atmaya kalksak, bir sabah kahvaltısında ilk günaydını televizyonun başında alsak, bir patlama haberini duysak atacağımız , bizce (!) doğru olan tek adım sosyal medyada başkalarının görüşlerine onay vermek olur sanırsam. Tarihin derinliklerinde Osmanlı'nın son devrinde baskının getirdiği geriliklere dayanamayan onlarca yenilikçi düşünce insanını başka ülkelerin ellerine göndermişken bugün yine aynı tavırlarla tarihin kendi kendini tekerrür etmesine göz yummak ne kadar doğru sizce? Biz bir imparatorluğun yıkıntılarından cumhuriyet yaratmış, her düşünceyi anlayışla karşılamış çok partili sistemi bağrına basmış cesur bir millettik. Yoktan var ettik, imkansızdan oluru yarattık, görmezden gelmek yerine hep birlikte savaştık. Bugün bu olumsuzlukların arasında, bütün sorunları yok saymada çok büyük bir başarı elde etmiş olsakta susmayı kendimize adet edindiğimizi, kendi tarihimizi kendi ellerimizle gözardı ettiğimizi kabullenmiş gibi görünüyoruz.
İkinci Dünya Savaşı sonunda kendi hırslarıyla soğuk savaş dönemini başlatan, Doğu ve Batı bloklarının arasındaki güç savaşını uzaktan belkide Nato'ya adım atmakla birlikte biraz daha yakından gözlemlemiş bir millet olarak silahsız bir mücadelenin de, halkın desteğini alarak tüm dünyada başlatılan propagandalarla son bulabileceğine şahitlik ettik. Komünizm'in ateşlediği iktidar savaşlarında ABD'nin takındığı tavırda silahlı saldırılara başvurmadan yapılan çalışmalarla bitirilen iki kutuplu bu dengesizliği örnek almayı düşünsek, askeri olarak başaramadığımız bölünmeyi durdurmak amacıyla düşüncelerle ışık tutamadığımız gerçekleri kabul etmeye biraz daha yaklaşırız.
Umursamaz olduk, tüm milletler gibi.
Bizi biz yapan bütünlüğü, birbirimizi kabul ettiğimiz hoşgörüyü geçmişe gömdük.
Bencilleştik, siyaseti bile bencilleştiredik. Okumayı bıraktık, yazmayı, araştırmayı. Öğrenmeye adanmış hayatları yok saydık, Batılılaşma dedik geri kafalı kaldık. İstemedik, bencil olmayı seçtik. Bugün hala iki adım ötede patlayan bombaları duyduğumuzda yaratıcı fikirler geliştirmeye, toplum olarak bütünleştiğimiz alanlarda tartışıp çözüm üretmeye çalışmıyorsak bu umursamazlık bizi biz olmaktan uzaklaştırmış demektir.
İnsanlığımızı kaybetmişiz, düşüncelerimizi hep başkasının fikirlerine göre şekillendirmişiz. Kendi fikirlerimize sahip olma isteğimizi bile bitirmişiz. Düşünmeye üşenen, okumayı sevmeyen, siyaseti bilmeyen, sorumluluktan kaçan gelişmek için adım atmayan kendini tanımayan bir toplumun arasında yenilikçi, idealist düşünceleri bile çoğunluğa benzetmişiz. Sosyoloji, kendi kuralları arasında Türk Toplumunun yeni bakış açısını, bu umursamazlığını hayretle kendi bilim dalı çerçevesinde İletişim Fakültesi öğrencisinin kaleminde bu şekilde yorumluyor.
Yarına uyanmak için bir nedeni olmayan, toplum olarak bir arada olmayı bile unutan bizler bugün yok olmanın eşiğindeyiz. 
Tanrının sunduğu, en başından geleceği belli olan kıyamet dünyayı ne zaman vuracak bilinmez. 
Biz omuz omuza savaşmayı bilen, aynı toprakları vatan edinen bir milletten bencil bir toplum yarattık. Kendi kıyametimizi yeryüzüne kendimiz taşıdık. 

5 Ocak 2016 Salı

Beni anlamıyor-mu?-sun!

Kadınlarla erkekler arasındaki kalın duvarlardan darbe yemekten bıkan bir toplum görüntüsü çizmeye başladığımızı düşünüyorum. Karşı cinsle aramızda doğanın boyun eğdiği, olması geren bir birliktelik söz konusu. Tüm dünya insanın diğer varlıklarla ilişkisinden ziyade, kendi cinsiyle ilişkisini dengeleyebilmesi üzerine bir varsayımın peşinde. Birbirimizi anlayabilmek.
Bizi bizden koparan, empatinin karşımızdakinde olmadığına inandıran iki cinsiyet arasındaki sonsuz uçurumun varlığından doğan sorunlardan bunalarak kaleme alınan bir yazı olacak. Ne vardı yani anlaşabilsek ? Empati kurabildiğimize inanıp, günlük yaşantımızı bu yönde etkileyebilsek? 
Kızgın bir emojinin ardından whatsappta kurulan 'Beni anlamıyorsun' cümlesi karşımızdakinin bizden daha salak olduğunu vurgulamaktan çok, ilişkileri erkeklerin açısından 'yine neyi anlamadım acaba?' boyutuna taşıyıp artık bizi anlamaktan öte kurduğumuz cümleyi anlamaya itiyor sanırsam. İletişim kopuklukları yüzünden ikili ilişkilerde karşılaştığımız bir takım problemler zaman içerisinde iki cinsin arasındaki uçurumun daha da açıldığını gözler önüne seriyor. Gelişen teknoloji, anında bağlantı derken daha fazla şansımız varken daha az iletişim kurduğumuzu göremeyecek kadar 'teknoloji körü' olduk . Göz göze gelmek, sıkıyorsa birde o mesajda yazdıklarını yüzüme karşı söyle diyebilmek. kelime haznesinin yetersizliğinden, telefonun ucunda mimikleri görememekten belkide söylemek istenileni klavyeye dökememekten dolayı karşılaştığımız 'birbirimizi anlamama' sorunu yeni çağın bize sunduğu bir armağan. 
Elbette ki farklıyız. Yaşadıklarımızdan önce yaradılış bakımından aramızda anlaşılması güç, irdelendikçe yoran farklı bir bakış açısı var. Klişe 'yer değiştirme' teması, örneğin regl ağrısında 'her ay çekilen ağrıyı karşı cinse anlatabilme' çabaları, hüsranla sonuçlanan empati çalışmaları. Tartışmaya, anlık kavgaya daha duygusal yaklaşan bir kadın ve diğer yanda olayı sonuçlandırıp maçı izlemeye gitmeyi düşünen klasik erkek mantığı. Yarını düşünmeyen, detayları sevmeyen, sadece sonuç odaklı bir beyinle aşırı detaycı, karşısındakinden anlaşılmayı bekleyen duygusal bir varlığın birbirini beklenildiği gibi anlayabilmesi zaten çok güç.
Kadınların daha güçlü durduğu, yüzyıllık bakış açısının değiştiği, teknolojinin zirveye tırmandığı yeni çağda boşanmaların, ayrılıkların, vazgeçişlerin, geri dönüşlerin en önemlisi de anlaşılamamanın bir de anlayamamanın bu kadar yorucu bir sorun olması, teknolojinin iletişimdeki en önemli ögeleri silmesiyle gerçekleştiğini düşünüyorum. Seni seviyorum derken büyüyen göz bebekleri, sarıldığında hızlanan kalp atışları, kavga ederken akan gözyaşları olmadan sadece kelimelerin gücüne inanarak kurulan yarım yamalak iletişim sonucunda hep hüsran bırakıyor. Birbirimizi görmeli, duymalı ve kelimelerimizi bunları yaparken konuşturmalıyız. 'Ağlıyorum' yazmak yerine yüz yüzeyken üzüldüğümüzü göstermeli, paragrafların çözemediği sorunları jest ve mimiklerimizin çözmesine fırsat vermeliyiz.
Telefonların ardından, fotoğraflardaki anlık bakışlardan değil, ses tonundan, nefes alışlardan, gülümseyince salgılanan hormonların vücudumuzda yarattığı etkiyi gözlemleyerek sevmeli ya da sevilmeliyiz. Erkekle kadının birbirini anlamadığı bir dünyayı, yaşanılan sevgiyi daha gerçekçi yapmak istiyorsak sanal alemde gülümseyen bir emojiyle değil gerçekten bir tebessümle cevap vermeliyiz. Mesajlaşmak yerine sohbet etmeyi, teknolojinin soyutlaştırdığı ne varsa birbirimiz için somut hale getirmeliyiz.
İletişim, birlikte yaşayabilmek, bu dünyayı çözebilmek en önemlisi de birbirimizi anlayabilmek için sahip çıkmamız gereken, varlığına muhtaç olduğumuz en önemli etken. Görmeden, duymadan, dokunmadan kurulan iletişim, bu günkü sosyal medya kadar sanaldır. Birbirimizi anlayamamak ayrı, iletişim kuramamak çok ayrı bir konu.
Bugün aslında canımızı yakan bizi birbirimizden koparan şey 'iletişim kuramamak'
İletişim kurmayı başardığımızda, mesajların ardına sığınmak yerine bakışlarımızla kelimelerimizi harmanladığımızda, ondan sonraki aşamada 'karşı cinsi anlama' çalışmalarımızda yol kat edebileceğiz.
Kadınlar erkekleri, erkekler kadınları bir gün gerçekten anlayabilirler mi orası bilinmez.
Şimdilik bildiğimiz tek şey 'insanın insanı nasıl anlayacağı'
Anlamaya başlamanın da yolu  saklandığımız klavyenin ardından çıkıp, cümlelerimizi haykırmaktan geçiyor.

27 Kasım 2015 Cuma

Özgür Kalemimize Kelepçe Vurdular

Tarihte bugün, Nazım Hikmet Ran vatan hainliğinden tutuklandı. Yıllar geçti, değişen bir şey yok. Bugün yine sosyal medya elimizde, gazeteler evimizin bir köşesinde 'Tutuklandık' diye haykıran gazetecilerin kalemlerinden dökülen kelimelerde özgürlüğümüzün nasıl boğulduğunu okuyoruz. Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutuklanmasının ardından ülkenin sürüklendiği kaosda gazetecilik okuyan bir öğrenci olarak nefes alamaz olduğumu hissettim. Bugün kızdık, çok kızdık. Canımız yandı, bağırdık.
Basın özgürdür, sansürlenemez diyen Anayasa'nın ne derece üstün olduğunu kendi gözlerimizle gördük.Bir tarafta   televizyondan ülkesinin gazetecisine tehtidler savuran bir cumhurbaşkanı, diğer tarafta işini yaptığı için tutuklanan bir gazeteci. Acelece karalanmış satırlarda 'Çok iyiyim. Çok güçlü hissediyorum kendimi. Çünkü her zaman yaptığım işi yaptım. Bilgisayarın karşısına geçtim, haberi yazdım, manşet oldu. Şimdi bu nedenle ağır suçlamalarla tutukluyum.' diyor. Ne acı, sadece işini yapanlar özgürlüğün ardından koşan gazeteciler, avukatlar, bürokratlar parmaklıklar ardında bu ülkede. Zincirlenmiş, satın alınmış kalemler doğru sayılıyor.
Tutuklanma olayının ardından -ki bizim için yeni bir şey değil- 'Şarkı bilmez, türkü bilmez, şiir bilmez, sevmeyi bilmez, laftan sözden anlamaz kimselerin adaletine kaldık, ona yanarım' diyor Levent Üzümcü. Haber kuşağında dolaşıyorsun, her köşede Can Dündarın eşi sessizce haykırıyor. 'Bu Can'a takılmış bir şeref madalyasıdır.'
Eşi görülmemiş bir dönem. Uyuyan bir ülke, 'siyaset' adı altında ihanetten duvar örmüş şahsiyetler. Satırlar 'Susmamak gerek' ile başlıyor. Özgürlükten bahsedilen bir ülkede susmak nasıl aynı cümlede bir eylemsi olabiliyor hala anlamış değilim.'Ölümden ötesi yok zaten. İdeallerimi yitirmektense, ölmeyi tercih ederim' cümleleri dökülüyor kağıtlara, hiç olmayacak bir yerden ulaşıyor elimize mektuplar. Parmaklıkların ardırdan. Galiba saklamak lazım bu ülkede. Evlerdeki o cam kutunun ardından halkı kandırmak, susturmak lazım.
Daha yeni adım atmıştık, yeni baş koymuştuk oysa bu yola. Daha birinci sınıftaydık, onca olaya rağmen hala umutla yaklaştık. Belki dedik. Belki biz özgürce yazabiliriz. Taraf tutmadan, kalemimize zincir vurulur mu diye korkmadan. Şimdi elimiz kolumuz bağlı sanki öylece okuyoruz. Yazmamız gerekirken, öylece susuyoruz. Merak ediyorum İletişim fakültesindeki hocalarımız ne söyleyecekler, ne öğreticekler? Yazın diyecekler muhtemelen, çünkü ilk öğütleri buydu. İnanıcak mıyız, sanmıyorum. İsmail Küçükkaya'nın da dediği gibi aslında 'Bazı insanları başka sıfatlarla tanımlayamazsınız. Ülke sevgileri ve memleket özlemleri meslek tutkularıyla harmanlanmıştır. Ruhları gazetecidir'
Seçtiğim meslekten dolayı asla başımı önüme eğmeyeceğim. Attığım manşetten ötürü asla yüzümü düşürmeyeceğim. Suçu işleyenin değil yazanın tutuklandığı bir ülkede her yeni gün gelen nesil için özgürlüğün sönen ışığıdır.
Kaleme zincir vurulamaz. O kanlı ellerle kapattığınız ağızlar konuşamasada, kalemler susturulamaz! Ha bir eksik, ha bir fazla. Dağa taşa yazsalar biz yine okuruz. Varsın demir parmaklıklar ardında sarılalım kalemimize. Yeter ki mesleğimizden, uğruna kelime hazinemizi tükettiğimiz ülkemizden utanmayalım.
 Bu yeni hal, bitmez mücadelenin bir cephesi. Bugün kalemlere zincir vuranlar, yarın günahlarıyla birlikte fikirlerimizin gölgesinde boğulacaklar! Sessiz çığlıklar mı? Asla! Biz avazımız çıktığımız kadar bağırdık bu ülkede. Ama sağır bir halka onca çığlık sanıyorum ki fazlasıyla boşa..
Birer ikişer tükeniyoruz bu yolda. Çok değil sadece dört yıl sonra bir gazetenin yeni gün kokan sayfalarında kaleme aldığımız bir haber aracılığıyla, haksız bir suçlamayla kendimi o parmaklıklar ardında bulabilirim. Korkuyor muyum? Asla. Hiçbir kötülük cezasız kalmaz. Türkiyenin sözde adaleti tatmin etmesede düşünceleri yaradanın adaleti var. Gün gelicek devran dönücek. Susturdukları ne kadar düşünce varsa tüm pislikleri yeryüzünden silecek. 
Can Dündar ve Erdem Gül yalnız değildir
Son olarak onların satırlarına karşılık kurabileceğim tek cümlem var.
Biz ülkenin yeni dönem gazetecileri. Henüz konuşmayan, adını duyurmayan, ufak kağıtlarda milyonları etkileyecek düşüncelerini saklı tutan.
Bugün aklımızda tek soru var.
'Silivride bizede yer var mı?'

9 Ekim 2015 Cuma

Ah be Sabahattin Ali

'İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için, bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercik ediyorlar.'
Yürekleri dev insanlarla rastlaşırız bazen.
Sabahattin Ali'yi bilirsiniz. Bilirsiniz diyorum çünkü henüz o kelimeleri dans ettiren adamın kitaplarında yok olmadıysanız hayatta biraz eksiksiniz demektir. Ben Kürk Mantolu Madonna ile birlikte hayatıma soktum bu adamı. Çok kızdım kendime, çok geç kalınmış bir karar olmuş.
Bir kitap, bir sohbet, bir insan aşka hatta hayata bile bakış açınızı değiştirebilir. İnanın iki paragraflık bir yazıyla bile kendinizi büyülenmiş hissedebilirsiniz.
O Haydarpaşa'da trenin ardından el sallayan kalbi kırık aşıklardan sonra devirle birlikte aşkı da farklı bir çerçeveye soktuk. Kolaylaşan her şey gibi, yitirmeye yüz tuttuğumuz değerleri basitleştirdik. Ucuzlaştırıp, edebi değeri olmayan satırlarda sakladık. Kendimle bile kavga etmişimdir bu yüzden. Ben bir link altında yaşattığım şu blogta bile ona değinmemeliyim aslında. Koskoca okyanusta küçük bir balığım, ne haddime en büyük değerleri bünyesinde barındıran bir konuyu satırlarla okuyanıma anlatmak? İşte tam bu noktada Sabahattin Aliyi olabildiğine kıskanıyorum. Öyle bir adam ki, ömrümüz boyunca okuyabileceğimiz en cana dokunan cümleleri bir kadına armağan edip, onu nesiller boyu farklı yüreklerde de ölümsüzleştirmiş.
Farklı yüzyıllara ait olsak , belki aşkı solmaya yüz tutmuş bir çiçek gibi samimiyetsiz görsek bile hala onu anlatabilen insanlar var etrafımızda.
Çok zor bir adamın satırlarına ilham olabilmek. Satır satır kendini yazdırıp, başkalarında büyüyebilmek. Kimi Tutkular der kitabında. 'Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca.'
Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir adamım diyor. İşte ben o kafasının içinde yaşayan adamın Maria'ya olan sadakatine aşık oldum. Farklı bakıyorum artık. Öyle güzel anlatılmış bir aşk ki insana günümüzde yaşanılanların ne kadar ucuzlaştığını kocaman bir perde de izletiyor. Yürekleri dev insanlarla rastlaşmak demiştim ya hani. Ben bu insanlarla rastlaşıyorum. Her insanda Sabahattin Ali'den bir parça hissediyorum. Lakin sadece satırlarda. Çünkü böyle insanlar harcanmaya çok müsait.
Biz harcarız, varlıklarını yokluğa çevirmek için elimizden geleni yaparız. Bir Sabahattin Ali, Bir Franz Kafka bulsak onların değerlerinide geçmişe gömüp başkalaştırırız. O yüzden satırlarda saklamışlar kendilerini. Gerçek hayatta, Af buyrun gerçek hayatta diyorum çünkü biz bu değerleri filmlerimize, dizilerimize konu edebilecek kadar yalan görmeye başladık. Bir hayli meşakatli şimdilerde o masum aşklara ulaşmak.
Anlattıkları aşklarda kaybolup giderek iyice koparıyoruz kendimizi asıl dünyadan. Şimdiki zamandan, var olduğumuz hayatın diğer insanlarla bağ kurmaya çaışmasından. Satırlarla hepsinden kopuyoruz. O mucize adamlar şimdileri görüyor olsalardı eminim kahvelerini yudumlarken aralarında münakaşaya tutuşurlardı. Ben tahmin edebiliyorum. Şimdi o münakaşanın içine süzülsem 'Bu eksik sana değil bana ait Sabahattin Ali. Bende inanmak noksanmış' derdim. Kendi cümlesini benimsemiş olmama içlenicektir mutlaka. Ama vereceği cevabı bilecek kadar iyi tanıyorum onu.
Kuzum derdi, Öyle hitaplardan hoşlanır ya, o sebepten gülümser usulca devam ederdi.
'Aşk hiçte sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki nereden geldiğini bilemediğimiz gibi günün birinde nereden kaçıp gittiğini de bilemeyiz'
'Ben böyleyim işte' derdim.
'Ben garip bir kadınım. Benimle ahbaplık etmek isterseniz bir çok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız.. Çok manasız kaprislerim, birbirine uymaz saatlerim vardır. Hulasa arkadaş olduğum kimseler için pek müziç ve anlaşılmaz bir mahlukum.'
Son noktayı o koyardı eminim. Hatta en sevdiğim cümleleriyle.
'Mucizeler kediler gibidir. Aramaya çıktığınızda asla bulamazsınız, fakat beklemediğiniz anda kucağınıza atlayıverirler.'
Sabredin kuzum, kısmet bu işler.
Ah be Sabahattin Ali.
Alıcağın olsun, 'seninle şöyle bir oturup konuşamadık'

24 Eylül 2015 Perşembe

İzmir'de son gece

'Bu gece son
 Biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp
 Yine kendimi vuracağım yollara' 
Levent Yüksel'in en güzel şarkılarından birinin ilk dizeleri.
Bu şehirde son gece.  
Doğduğum, büyüdüğüm, aşık olduğum şehirde son gecem.
Nasıl hissediyorum bilmiyorum. 
Hep kurmak istediğim hayata bir adım uzaklıktayım şimdi. 
Her şey hazır, son yolculuğuma çıkıyorum. 
Geride bırakacağım o kadar şey varmış ki aslında yeni yeni anlıyorum. 
Ne insanlar geldi geçti hayatımdan, kimleri ağırladım küçücük dünyamda. 

Ufak heyecanlar, gençlik aşkları, zamanında gözyaşı döktüğüm daha nice olay. Hepsini bu şehire anlattım. 
İzmir farklıdır derler. İzmir'in havasını soluyan, onun insanlarıyla iç içe yaşayan biri kalkıp başka şehirde mutlu olamazmış. Rivayet işte. 
İzmir bu özlenir elbet. 
Boyozsuz kahvaltılara uyanıcam ben şimdi, çiğdemsiz dedikodulara. Saat kulesinin olmadığı meydanlara, kemeraltından alışveriş yapılmayan bayramlara uyanıcam. Alsancaktaki gecelerden habersiz, Atasına saygı yürüyüşü yapan binlerce izmirliden uzakta yepyeni bir hayatta olucam. 
İzmirli olsun olmasın herkes aşıktır bu şehire. Kızına, yazına , zeybek havasına, kumrusuna, Kordonboyuna, fuarına, gavur olup olmadığına, körfez kokusuna.. 
İzmirli için bahenedir her şey, yeter ki sokaklarda olalım. Yeter ki hep beraber bir şeyler yapalım. Kızlarından bahsetmiyorum bile Sezen Aksu anlatılabilecek en güzel şekilde dizelere sığdırıp eşsiz sesiyle sunmuş zaten bunu dünyaya. Bir bakışla, bir yürüyüşle yakarız Kordonboyu'nu. Giyiniriz çıkarız, kimseyi umursamayız. 
Tarihtir İzmir, bir şehirden öte düşüncedir. Atatürk'ün İzmir'i hala ilkelere sahip çıkmak için son bir gayretle direnen binlerce İzmirli'si. Hani şu bazılarına göre ülkenin gavur şehri. Veda etmenin en zor olduğu şehirden gidiyorum ben şimdi.
Dostlarımı, ailemi geride bırakıp kendi ayaklarımın üstünde durmaya gidiyorum. Çok insan uğurladım bu şehirden. Arkasından eksilen dostluklara sıkı sıkı tutunup, çoğu koltuğu boş bıraktım. Hep kalana daha zor derdim. Başıma geleceğinden bi haber.. Gidene zormuş. Dönüp gitmek, emek verdiğin onca şeye sırtını dönmek çok zormuş.
 Bir seçim yaptım, her gece yanlış olmasın diye dua ettiğim, yapayalnız devam ettiğim bir seçim. Bir şeyler yapabilmek adına, gözlerimi kapattığımda rüyalarımı süsleyen hayat adına. 
Bu şehir benim geçmişim, İstanbul geleceğim. Emin adımlarla yürümek istiyorum. Düşe kalka doğruyu yanlışı yeni hayatımda öğrenmek istiyorum. 
Sırtımda geçmişin kamburuyla çıkamam bu uzun yola. 
Bütün üzüntülerimi denize bırakıyorum.
Çok şey öğrenmişim aslında, büyümüşüm ama çocuk kalmak için çabalıyormuşum gibi. Mesela artık rakı içebiliyormuşum, efkarlanabiliyormuşum, Zeybeği her dansın üzerinde tutuyormuşum. Tam bir İzmir kadını olmuşum gibi. 
Kalbimin ilk kırgınlığını, ilk dost kazığımı, başarısızlıklarımı, yorgunluklarımı, kendimi affetmişim gibi. 
Ben her şeyi affettim bugün, bu şehire dair ne varsa aklımda da kalbimde de güzel ettim.
Sende affet İzmir, yeni umutlar için seni bile terk ettim.