27 Kasım 2015 Cuma

Özgür Kalemimize Kelepçe Vurdular

Tarihte bugün, Nazım Hikmet Ran vatan hainliğinden tutuklandı. Yıllar geçti, değişen bir şey yok. Bugün yine sosyal medya elimizde, gazeteler evimizin bir köşesinde 'Tutuklandık' diye haykıran gazetecilerin kalemlerinden dökülen kelimelerde özgürlüğümüzün nasıl boğulduğunu okuyoruz. Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutuklanmasının ardından ülkenin sürüklendiği kaosda gazetecilik okuyan bir öğrenci olarak nefes alamaz olduğumu hissettim. Bugün kızdık, çok kızdık. Canımız yandı, bağırdık.
Basın özgürdür, sansürlenemez diyen Anayasa'nın ne derece üstün olduğunu kendi gözlerimizle gördük.Bir tarafta   televizyondan ülkesinin gazetecisine tehtidler savuran bir cumhurbaşkanı, diğer tarafta işini yaptığı için tutuklanan bir gazeteci. Acelece karalanmış satırlarda 'Çok iyiyim. Çok güçlü hissediyorum kendimi. Çünkü her zaman yaptığım işi yaptım. Bilgisayarın karşısına geçtim, haberi yazdım, manşet oldu. Şimdi bu nedenle ağır suçlamalarla tutukluyum.' diyor. Ne acı, sadece işini yapanlar özgürlüğün ardından koşan gazeteciler, avukatlar, bürokratlar parmaklıklar ardında bu ülkede. Zincirlenmiş, satın alınmış kalemler doğru sayılıyor.
Tutuklanma olayının ardından -ki bizim için yeni bir şey değil- 'Şarkı bilmez, türkü bilmez, şiir bilmez, sevmeyi bilmez, laftan sözden anlamaz kimselerin adaletine kaldık, ona yanarım' diyor Levent Üzümcü. Haber kuşağında dolaşıyorsun, her köşede Can Dündarın eşi sessizce haykırıyor. 'Bu Can'a takılmış bir şeref madalyasıdır.'
Eşi görülmemiş bir dönem. Uyuyan bir ülke, 'siyaset' adı altında ihanetten duvar örmüş şahsiyetler. Satırlar 'Susmamak gerek' ile başlıyor. Özgürlükten bahsedilen bir ülkede susmak nasıl aynı cümlede bir eylemsi olabiliyor hala anlamış değilim.'Ölümden ötesi yok zaten. İdeallerimi yitirmektense, ölmeyi tercih ederim' cümleleri dökülüyor kağıtlara, hiç olmayacak bir yerden ulaşıyor elimize mektuplar. Parmaklıkların ardırdan. Galiba saklamak lazım bu ülkede. Evlerdeki o cam kutunun ardından halkı kandırmak, susturmak lazım.
Daha yeni adım atmıştık, yeni baş koymuştuk oysa bu yola. Daha birinci sınıftaydık, onca olaya rağmen hala umutla yaklaştık. Belki dedik. Belki biz özgürce yazabiliriz. Taraf tutmadan, kalemimize zincir vurulur mu diye korkmadan. Şimdi elimiz kolumuz bağlı sanki öylece okuyoruz. Yazmamız gerekirken, öylece susuyoruz. Merak ediyorum İletişim fakültesindeki hocalarımız ne söyleyecekler, ne öğreticekler? Yazın diyecekler muhtemelen, çünkü ilk öğütleri buydu. İnanıcak mıyız, sanmıyorum. İsmail Küçükkaya'nın da dediği gibi aslında 'Bazı insanları başka sıfatlarla tanımlayamazsınız. Ülke sevgileri ve memleket özlemleri meslek tutkularıyla harmanlanmıştır. Ruhları gazetecidir'
Seçtiğim meslekten dolayı asla başımı önüme eğmeyeceğim. Attığım manşetten ötürü asla yüzümü düşürmeyeceğim. Suçu işleyenin değil yazanın tutuklandığı bir ülkede her yeni gün gelen nesil için özgürlüğün sönen ışığıdır.
Kaleme zincir vurulamaz. O kanlı ellerle kapattığınız ağızlar konuşamasada, kalemler susturulamaz! Ha bir eksik, ha bir fazla. Dağa taşa yazsalar biz yine okuruz. Varsın demir parmaklıklar ardında sarılalım kalemimize. Yeter ki mesleğimizden, uğruna kelime hazinemizi tükettiğimiz ülkemizden utanmayalım.
 Bu yeni hal, bitmez mücadelenin bir cephesi. Bugün kalemlere zincir vuranlar, yarın günahlarıyla birlikte fikirlerimizin gölgesinde boğulacaklar! Sessiz çığlıklar mı? Asla! Biz avazımız çıktığımız kadar bağırdık bu ülkede. Ama sağır bir halka onca çığlık sanıyorum ki fazlasıyla boşa..
Birer ikişer tükeniyoruz bu yolda. Çok değil sadece dört yıl sonra bir gazetenin yeni gün kokan sayfalarında kaleme aldığımız bir haber aracılığıyla, haksız bir suçlamayla kendimi o parmaklıklar ardında bulabilirim. Korkuyor muyum? Asla. Hiçbir kötülük cezasız kalmaz. Türkiyenin sözde adaleti tatmin etmesede düşünceleri yaradanın adaleti var. Gün gelicek devran dönücek. Susturdukları ne kadar düşünce varsa tüm pislikleri yeryüzünden silecek. 
Can Dündar ve Erdem Gül yalnız değildir
Son olarak onların satırlarına karşılık kurabileceğim tek cümlem var.
Biz ülkenin yeni dönem gazetecileri. Henüz konuşmayan, adını duyurmayan, ufak kağıtlarda milyonları etkileyecek düşüncelerini saklı tutan.
Bugün aklımızda tek soru var.
'Silivride bizede yer var mı?'

9 Ekim 2015 Cuma

Ah be Sabahattin Ali

'İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için, bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercik ediyorlar.'
Yürekleri dev insanlarla rastlaşırız bazen.
Sabahattin Ali'yi bilirsiniz. Bilirsiniz diyorum çünkü henüz o kelimeleri dans ettiren adamın kitaplarında yok olmadıysanız hayatta biraz eksiksiniz demektir. Ben Kürk Mantolu Madonna ile birlikte hayatıma soktum bu adamı. Çok kızdım kendime, çok geç kalınmış bir karar olmuş.
Bir kitap, bir sohbet, bir insan aşka hatta hayata bile bakış açınızı değiştirebilir. İnanın iki paragraflık bir yazıyla bile kendinizi büyülenmiş hissedebilirsiniz.
O Haydarpaşa'da trenin ardından el sallayan kalbi kırık aşıklardan sonra devirle birlikte aşkı da farklı bir çerçeveye soktuk. Kolaylaşan her şey gibi, yitirmeye yüz tuttuğumuz değerleri basitleştirdik. Ucuzlaştırıp, edebi değeri olmayan satırlarda sakladık. Kendimle bile kavga etmişimdir bu yüzden. Ben bir link altında yaşattığım şu blogta bile ona değinmemeliyim aslında. Koskoca okyanusta küçük bir balığım, ne haddime en büyük değerleri bünyesinde barındıran bir konuyu satırlarla okuyanıma anlatmak? İşte tam bu noktada Sabahattin Aliyi olabildiğine kıskanıyorum. Öyle bir adam ki, ömrümüz boyunca okuyabileceğimiz en cana dokunan cümleleri bir kadına armağan edip, onu nesiller boyu farklı yüreklerde de ölümsüzleştirmiş.
Farklı yüzyıllara ait olsak , belki aşkı solmaya yüz tutmuş bir çiçek gibi samimiyetsiz görsek bile hala onu anlatabilen insanlar var etrafımızda.
Çok zor bir adamın satırlarına ilham olabilmek. Satır satır kendini yazdırıp, başkalarında büyüyebilmek. Kimi Tutkular der kitabında. 'Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca.'
Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir adamım diyor. İşte ben o kafasının içinde yaşayan adamın Maria'ya olan sadakatine aşık oldum. Farklı bakıyorum artık. Öyle güzel anlatılmış bir aşk ki insana günümüzde yaşanılanların ne kadar ucuzlaştığını kocaman bir perde de izletiyor. Yürekleri dev insanlarla rastlaşmak demiştim ya hani. Ben bu insanlarla rastlaşıyorum. Her insanda Sabahattin Ali'den bir parça hissediyorum. Lakin sadece satırlarda. Çünkü böyle insanlar harcanmaya çok müsait.
Biz harcarız, varlıklarını yokluğa çevirmek için elimizden geleni yaparız. Bir Sabahattin Ali, Bir Franz Kafka bulsak onların değerlerinide geçmişe gömüp başkalaştırırız. O yüzden satırlarda saklamışlar kendilerini. Gerçek hayatta, Af buyrun gerçek hayatta diyorum çünkü biz bu değerleri filmlerimize, dizilerimize konu edebilecek kadar yalan görmeye başladık. Bir hayli meşakatli şimdilerde o masum aşklara ulaşmak.
Anlattıkları aşklarda kaybolup giderek iyice koparıyoruz kendimizi asıl dünyadan. Şimdiki zamandan, var olduğumuz hayatın diğer insanlarla bağ kurmaya çaışmasından. Satırlarla hepsinden kopuyoruz. O mucize adamlar şimdileri görüyor olsalardı eminim kahvelerini yudumlarken aralarında münakaşaya tutuşurlardı. Ben tahmin edebiliyorum. Şimdi o münakaşanın içine süzülsem 'Bu eksik sana değil bana ait Sabahattin Ali. Bende inanmak noksanmış' derdim. Kendi cümlesini benimsemiş olmama içlenicektir mutlaka. Ama vereceği cevabı bilecek kadar iyi tanıyorum onu.
Kuzum derdi, Öyle hitaplardan hoşlanır ya, o sebepten gülümser usulca devam ederdi.
'Aşk hiçte sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki nereden geldiğini bilemediğimiz gibi günün birinde nereden kaçıp gittiğini de bilemeyiz'
'Ben böyleyim işte' derdim.
'Ben garip bir kadınım. Benimle ahbaplık etmek isterseniz bir çok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız.. Çok manasız kaprislerim, birbirine uymaz saatlerim vardır. Hulasa arkadaş olduğum kimseler için pek müziç ve anlaşılmaz bir mahlukum.'
Son noktayı o koyardı eminim. Hatta en sevdiğim cümleleriyle.
'Mucizeler kediler gibidir. Aramaya çıktığınızda asla bulamazsınız, fakat beklemediğiniz anda kucağınıza atlayıverirler.'
Sabredin kuzum, kısmet bu işler.
Ah be Sabahattin Ali.
Alıcağın olsun, 'seninle şöyle bir oturup konuşamadık'

24 Eylül 2015 Perşembe

İzmir'de son gece

'Bu gece son
 Biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp
 Yine kendimi vuracağım yollara' 
Levent Yüksel'in en güzel şarkılarından birinin ilk dizeleri.
Bu şehirde son gece.  
Doğduğum, büyüdüğüm, aşık olduğum şehirde son gecem.
Nasıl hissediyorum bilmiyorum. 
Hep kurmak istediğim hayata bir adım uzaklıktayım şimdi. 
Her şey hazır, son yolculuğuma çıkıyorum. 
Geride bırakacağım o kadar şey varmış ki aslında yeni yeni anlıyorum. 
Ne insanlar geldi geçti hayatımdan, kimleri ağırladım küçücük dünyamda. 

Ufak heyecanlar, gençlik aşkları, zamanında gözyaşı döktüğüm daha nice olay. Hepsini bu şehire anlattım. 
İzmir farklıdır derler. İzmir'in havasını soluyan, onun insanlarıyla iç içe yaşayan biri kalkıp başka şehirde mutlu olamazmış. Rivayet işte. 
İzmir bu özlenir elbet. 
Boyozsuz kahvaltılara uyanıcam ben şimdi, çiğdemsiz dedikodulara. Saat kulesinin olmadığı meydanlara, kemeraltından alışveriş yapılmayan bayramlara uyanıcam. Alsancaktaki gecelerden habersiz, Atasına saygı yürüyüşü yapan binlerce izmirliden uzakta yepyeni bir hayatta olucam. 
İzmirli olsun olmasın herkes aşıktır bu şehire. Kızına, yazına , zeybek havasına, kumrusuna, Kordonboyuna, fuarına, gavur olup olmadığına, körfez kokusuna.. 
İzmirli için bahenedir her şey, yeter ki sokaklarda olalım. Yeter ki hep beraber bir şeyler yapalım. Kızlarından bahsetmiyorum bile Sezen Aksu anlatılabilecek en güzel şekilde dizelere sığdırıp eşsiz sesiyle sunmuş zaten bunu dünyaya. Bir bakışla, bir yürüyüşle yakarız Kordonboyu'nu. Giyiniriz çıkarız, kimseyi umursamayız. 
Tarihtir İzmir, bir şehirden öte düşüncedir. Atatürk'ün İzmir'i hala ilkelere sahip çıkmak için son bir gayretle direnen binlerce İzmirli'si. Hani şu bazılarına göre ülkenin gavur şehri. Veda etmenin en zor olduğu şehirden gidiyorum ben şimdi.
Dostlarımı, ailemi geride bırakıp kendi ayaklarımın üstünde durmaya gidiyorum. Çok insan uğurladım bu şehirden. Arkasından eksilen dostluklara sıkı sıkı tutunup, çoğu koltuğu boş bıraktım. Hep kalana daha zor derdim. Başıma geleceğinden bi haber.. Gidene zormuş. Dönüp gitmek, emek verdiğin onca şeye sırtını dönmek çok zormuş.
 Bir seçim yaptım, her gece yanlış olmasın diye dua ettiğim, yapayalnız devam ettiğim bir seçim. Bir şeyler yapabilmek adına, gözlerimi kapattığımda rüyalarımı süsleyen hayat adına. 
Bu şehir benim geçmişim, İstanbul geleceğim. Emin adımlarla yürümek istiyorum. Düşe kalka doğruyu yanlışı yeni hayatımda öğrenmek istiyorum. 
Sırtımda geçmişin kamburuyla çıkamam bu uzun yola. 
Bütün üzüntülerimi denize bırakıyorum.
Çok şey öğrenmişim aslında, büyümüşüm ama çocuk kalmak için çabalıyormuşum gibi. Mesela artık rakı içebiliyormuşum, efkarlanabiliyormuşum, Zeybeği her dansın üzerinde tutuyormuşum. Tam bir İzmir kadını olmuşum gibi. 
Kalbimin ilk kırgınlığını, ilk dost kazığımı, başarısızlıklarımı, yorgunluklarımı, kendimi affetmişim gibi. 
Ben her şeyi affettim bugün, bu şehire dair ne varsa aklımda da kalbimde de güzel ettim.
Sende affet İzmir, yeni umutlar için seni bile terk ettim.

23 Ağustos 2015 Pazar

Mürekkebin kuruduğu yerde, son perde

Hayal kurmayı bilmeyen bir ülkenin çocuklarıyız biz. Bütün savaşımız arafta kalmamak için. Amaçlarımıza ulaşıp gittikçe dibe batan günümüz Türkiyesin de hayatta kalmak için. 
Bir hedefim vardı benden çok uzakta hayatımın karanlığında parıldayan. Toprağa düşen her yağmur damlasında varlığıyla içimi ısıtan. Tek çıkış yolu olduğunu düşündüğüm, her gece yastığa başımı koyduğumda göz kapaklarımın ardında en ince ayrıntısına kadar planladığım küçük dünyamın büyük hayali. Bambaşka bir şehirde, özgürce, kendi seçimlerimle parlamak istediğim meslekte gülümsediğimi düşlediğim.Seneler boyunca hayallerimde süsleyip gerçeklerle bileştirmek için çaba sarf ettiğim. İnsanların  bütün 'olmaz' larına rağmen vazgeçmediğim.
Dedim ya hayal kurmayı bilmeyen bir ülkenin çocuklarıyız. Bu ülke sevmez hayalleri olan insanları. İdealleri, umutları sevmez. Hayallere gülüp geçmeyi destek olmak yerine köstek olmayı sever bizim insanlarımız. Tembeldir Türk toplumu çünkü. Karda başkasının ayak izlerine basarak yürümenin doğru olduğuna inanmıştır, inandırmıştır kendini.Şu satırları kabul etmeyenler çoğunlukta olacaktır eminim.Ama bir düşünün her yer karanlık diye bize ışık yaktığını düşündüğümüz insanları göklere çıkaran bizler değil miyiz? Kendi ışığımızı bulamadığımız için suçlu hissetmektense bir başkasının yaktığı ışıkla önünü görmeye çalışan, yaptığı her ne olursa olsun ışığı kesmesin diye duacı olan, vatan kokan ülkemin güzel insanları.. 

Benim hayallerimin, umutlarımın önünde dağ gibi durdular saolsunlar.
Davranışları heyecanlı bir tiyatro oyununun tüm özelliklerini taşıyan insanlardan olmuşumdur hep. Bu yüzden onları sessizce izledim, onaylarcasına dinledim. Şimdi bakıyorum da  'acaba onlar mı haklı' diye düşünmeden edemediğim zamanlarda kararımı herkes gibi olmaktan yana kullansaydım şu an içi kıpır kıpır hayallerine sımsıkı sarılan mutlu bir kızdan dinlemeyecektiniz bu satırları.
Ben bu süreçte anladım. Hayallere giden yol önce kendini sevmekten geçiyor. Eksiğiyle, fazlasıyla, kusuruyla kendini kabul edince insan dışarıdaki insanlarla savaşmak için daha fazla enerji biriktiriyor. Şu kısacık hayatta yaptığımız en büyük hata bir avuç enerjimizi kendi kendimizle savaşarak tüketmek galiba. Kendi kendimizi tükettiğimizi farketmeden ömrümüzün en güzel günlerini umutsuzlukla harcıyoruz. 
Kendinizi sevin. Hatalarınızı, salaklıklarınızı hatta sakarlığınızı bile sevin.
Bir başkasının sizi herşeyinizle sevmesini beklemek için henüz çok erken. Eksik olan, muhtaç olduğunuz sevgiyi kendi kendinize verin. İnsanların düşüncelerine söylediklerine dikkat etmeyin. Bırakın onlar kendi karanlıklarında boğulsunlar. Siz aydınlığa çıkmanın ne demek olduğunu iliklerinize kadar hissedin. Hayal kurmak bu dünyanın en güzel şeyi. Hayaller gerçeklerin bir parçasıdır unutmayın. Uçsuz bucaksız dünyalarınıza toz pembe hayaller sığdırmaktan korkmayın, utanmayın. Bizler 'Türkiye Cumhuriyeti' gibi bir hayale inanıp, onu yaşatmış bir başkomutanın çocuklarıyız. Onun hayalinede inanmadıklarını, onuda yarı yolda bırakıp düşmesi için çabaladıklarını unutmayın. Türkiyenin hayallerine koşan kararlı bir gençliğe ihtiyacı var.Asla vazgeçmekten yana olmayın.
Ben vazgeçmedim. Bir ay sonra bugün hayallerimin şehrinde başka bir yazıda selamlayacağım sizi.
Bu oda, şu satırları yazdığım masa. Bu bloğun ilk yazısına şahit olan her ne varsa geride bırakıyorum şimdi.
Mürekkebin kuruduğu yerdeyim.
Yeni bir mürekkeple, hayallerime ulaşmış bir şekilde karşınıza çıkmak için sabırsızlanıyorum.

Şu satırlar mürekkebin son damlaları.
Bu her yanı umutlu bir yolculuğa açılan yazı ise,
Mürekkebin kuruduğu yerde, son perde.

31 Temmuz 2015 Cuma

Rahat uyu Aysun Altay, susmayacağız!

Nerede güvende hissedelim kendimizi? Nereye sığınalım, kime anlatalım, attığımız çığlıkları sağır insanlara nasıl duyuralım? 
Benim bir kadını daha uğurlayacak gücüm kalmadı.
Nasıl anlatalım ? Onca kadını toprağa verdik, arkasından ağıtlarla siyahlar arasında 'Susmak yok!' dedik. Biz daha ne yapalım?
Erkekliklerine laf söylendiğinde göğüsünü kabarta kabarta kendini koruyan, söz konusu 'namus' olunca kendi canından insana kıyan sözde çok ahlaklı karşı cins, bu satırlar sizin için.
İki kez bileklerini keserek canına kıymış olan bir candan söz edelim hadi. Abisinin tecavüzüne uğramış, birde yetmezmiş gibi ailesi 'şikayetini geri alması' için baskı uygulamış.. En güzel yaşında hayallerinden, hayatından, sevdiğinden vazgeçmiş gencecik bir kadın.
Kalbinden vurmuş kendini, muhtemeldir ki abisinin isteklerine boyun eğmek zorunda kaldığı, gençliğinin elinden alındığı o ilk an zaten ölmüştü. İntiharın tek çıkış yolu olduğunu hissettirmek, bir canı intihara sürüklemek.. öldürmekten daha beter değil mi ?
Abi dediğin sarıp sarmalar, koruyup kollar. En korktuğun anda sana kucak açar. Canın yanarsa kahrolur, içi yanar. Abi sever, abi kollar.
İnsan abisinden bunu nasıl bekler? Beraber büyüdüğü, aynı yastığa baş koyduğu insanın sana dokunmak istediğini, seni farklı şekilde düşlediğini nasıl anlar ? Bir abi kardeşine doğru tecavüz etmek amacıyla nasıl adım atar? 
Aile limandır, sığınırsın. Tüm korkulardan uzakta güvende hissetmek için adım atarsın. Ailemizdende korkacaksak, sokağa çıkarken tedirgin olacaksak sırf kadın olduğumuz için ölüme mahkum tutulacaksak gururla kalkacak başlarımız.
Hava karardığında kitapları göğsümüze bastırmak zorunda kalıyoruz ya hani, yolda yürürken önce bakışlarınızı sonra 'laf atmak' diye yorumladığımız hitaplarınızı görmezden geliyoruz ya hani, sizin için 'erkeklik' çok önemli ya hani. Gururla söylüyorum 'Biz sizden daha erkeğiz' 

Her yeni gün kalktığı için gurur duyduğunuz cinsel organlarınızın biryerlerde bir başka kadının düşlerini sonlandırdığını bilerek uyanıyoruz. Sokağa adım attığımız an 'utanılacak bir şey' mişiz gibi bakan insanlara rağmen dik durmaya çalışıyoruz. Kendi paramızı kazanmaya, kendi ayaklarımızın üstünde durmaya çalıştığımızda patronlarımızın sarkıntılıklarına susmak zorunda kalıyoruz. Sığındığımız adamların bize olan bağlılığının sebebinin kısacık bir an yaşanılan zevk olduğunu öğrenip buna rağmen yeniden sevmeyi deniyoruz. Biz bizim gibi milyonlarca kadının hayatıyla ödediği bu davanın arkasından hala var gücümüzle koşuyoruz.
Her yeni isim, her yeni hikaye sesini duyuramayan bir kadının daha artık olmadığını hatırlatıyor bizlere. Buna rağmen vazgeçmiyoruz.
Şu sayılanların hepsiyle beraber 'erkeklik' adı altında sizler için en önemli şey 'namus korumak' ya, biz sizler gibi aç gözlü zavallılara rağmen onu her yeni gün başarıyoruz.
Öyleyse cinsel kapasitesine yağdırılan övgülerle var olduğunu sanan, 'adam' lıktan nasibini almamış aciz erkek topluluğuna son söz.
Erkekliği sizden öğrenseydik, sizin izinizden gitseydik, bizim yerimizde sizi hayal etseydik
'boyun eğmektense ölmeyi tercih edecek kadar cesur olamazdınız'

Solan umutlarının, yıkılan hayallerinin ve içimi yakan hikayenin bize güç verdiğini unutma. Öğreniyoruz Aysun, her yeni gün susmamayı, savaşmayı, kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı öğreniyoruz. 
Kalbine saplanan o kurşunun, ezilen tüm bedenleri ayaklandırması dileğiyle.
Rahat uyu, susmayacağız.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Erkeklerde haklı, kızlar biz ne yapmışız böyle?


Prenseslikten bahsedip duruyoruz hep. Kadın olmak çok zor, ay bu erkekler bizi hiç anlamıyor, düz mantık bunlar falan filan. Olaya birde erkeklerin tarafından bakmak lazım sanırım. Tamam yani biz her zaman haklıyız bunu kimse inkar edemez ama onlara da yazık be. Bu yazıyı okuduğunuz zaman inanın kızlar erkeklere de hak vericeksiniz.


Çoğumuz diyoruz ki arkadaş olarak erkekler kızlardan daha iyi. Ama onları flörtleşicek erkek statüsüne aldığımız zaman dünyanın en salak insanına dönüşüyolarmış gibi hissediyoruz. Bu beklentilerimizin çok yüksek olmasından kaynaklanıyor olabilir mi acaba? 
Arkadaş gözüyle baktığımız zaman bizi anlayan, zaman geçirmekten hoşlandığımız bu varlıkları sevgili olma yolunda öyle bir harcıyoruz ki adamlar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Yani düşünsenize Kıvanç Tatlıtuğ gibi bir erkek hayal eden kıza yetmeye çalışıyorsun. Onlara yaptığımız en büyük haksızlıkta bu sanırım.
Prenses değiliz ama işte hepimiz bir prens bekliyoruz. Hemde o biçim bir prens yani. Anlayışlı, kıskanç ama çokta fazla değil, bizi üzdüğü zaman evin önünde ağlayacak, ay dönümlerinde süprizlere boğacak ama fazlada süpriz beklemeyecek.. Ne kız arkadaşı? Yanındaki her kız potansiyel kaşardır ama bizim erkek arkadaşlarımız olabilir çünkü onlardan vazgeçmek çok zor geliyor dimi ? Sonra düşünceli olması lazım. Regl dönemlerinde ağzından çıkacak tek kelime ilişkinin sonu olabilir. Bir kere bu adamlar çalışıyor, bu çalışma temposunun arasında birde utanmadan ilgi bekliyoruz. Çok ilgi göstersin ama fazlada sıkmasın diyoruz. Lan bunun ortasını biz bulamamışız daha herif ne yapsın ? Yani şimdi kendimden biliyorum 'Bir çikolatayla bile mutlu olabiliyoruz bizi nasıl üzdünüz be' diye bağırıp isyan ediyoruz ama o çikolata geldikten sonra beklentiyi bir üst seviyeye taşıyoruz. Onlar hep uğraşmalı çünkü bir erkeğin ilgisini kazanmış bir kız kendiliğinden başında tacıyla gezmeye başlar. 
İstiyoruz ki her yerde bizi sevdiğini bağırsın ama çokta yılışık olmasın. Çok sevince 'Öf bu ne be bensiz ölcek galiba çok sıkıldım' çok sevmeyince de 'Allah belanı versin bensiz de yaşarsın demek nasıl yaparsın bunu bana' triplerine giriyoruz. Trip demişken en baş belası durumda bu. Acıyorum valla ne çok süründürüyoruz. Yan yanasın adam yanında elini tutuyor ama yok 'O kız sana neden baktı, garson kıza neden buzda ekler misiniz dedin bla bla bla' taramalı tüfek gibi bir dakikada iki kere trip atıcak bir şey buluyoruz. Sonra bide 'Seni istiyorum' olayı var. Adam sürekli öpse 'Ay bu bana farklı gözle bakıyor' diye kendimizi harap ediyoruz. Öpmese whatsapp dedikodu grubuna 'Kızlar bu beni sevmiyor, öpmüyor bile' diyerek alarm veriyoruz.
Kavgalarda ayrılık sinyali çakıyoruz ki diken üstünde olsun, yoksa ayrılmak aklımızın ucundan bile geçmiyor. Maksat 'Ben seni çok seviyorum bunu bize yapma lütfen' gibi cümleleri duyabilmek. Başka kadın meselesi var bide. İstiyoruz ki bizimle bir şey yaşamasın, toplum baskısının getirdiği bir durum var ortada. Bizle yaşamasın yaşamasın ama başkasıyla yaşarsa ölümlerden ölüm beğensin. Ee bu herif napsın afedersiniz, adam genç yaşında kuruyup gitsin mi ? Bizim için başkalarıyla kavga etsin bile istiyoruz bazen. Kavga edince de 'Bu yaptığın çok çocukçaydı' diyerek adamı şoka uğratıyoruz. Süprizler, uçsuz bucaksız ilgiler, bizim için dökülen gözyaşları, romantik akşam yemekleri hepsini tek erkekte istiyoruz. İstiyoruz ki bizi başka bir adamın ilgisine itmesin. Adam yemeğe çıkarsa 'Gül nerde? Hani gül yok ee gerizekalı gülü unutmuşsun' diye trip atıcak durumdayız. Böyle yapa yapa etraftaki sevme potansiyeli olan adamları piçin teki olmaya ittik.
Uyanmadık mı ? Uyandık. Uyandık kızlar ama biraz geç oldu be. Şimdi her gelenin ardından 'Bu da olmadı' diyerek kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. Hep tripler, hep memnuniyetsizlikler. Bence birazda teşekkür etmek lazım.
Şu yukarıdaki satırlarda yazan her şeye rağmen bizi sevmeyi başaran, dışarıdaki diğer kadınlara gözlerini kapatıp kulaklarını tıkayan tüm 'adam' lara teşekkürler. Bunca dengesizliğimize rağmen ağladığımızda 'Buraya gel, ben senin tek gözyaşına dünyayı yakarım lan' diyip o güvenli omuzları bize açan, ihanetin kıyısından bile geçmemiş, geçmişimizi süslemiş, kısa bir süre için bile olsa güzel duygular hissettirmiş o koca kalpli güçlü adamlar, çıtayı Allahuekber dağlarının tepesine istedikleri kadar çıkarsınlar. Ağzınızdan çıkan 'Seviyorum be hatun' sözüne hiçbir şey değişilmez.
İyi ki vardınız, iyi ki de varmışsınız.

19 Temmuz 2015 Pazar

Tiyatronun Gözyaşları: William Shakespeare

Modern dramın kurucusu, ünlü İngiliz sahne şairi William Shakespeare.
Bu ismi duyduğunuzda muhtemelen gözünüzün önünde gelmiş geçmiş en büyük tiyatro yazarlarından biri canlanacaktır. Ancak ne yazık ki dünya nüfusunun yarısı gibi bu yazıyı okuyan okuyucularımın da İngilizlerin tanrıçalaştırdığı bu adamın hayat hikayesinden haberleri yok. Çoğu insana göre William 'Romeo ve Juliet', 'Othello', 'Macbeth' gibi şaheserlerin arkasında duran bir isimden ibaret.
İngiliz Edebiyatına tutkuyla bağlı olduğum, hatta onun en güzel oyunlarında biri olan Othello'nun eşsiz karakteri Desdemona'yı canlandıracağım şu sıralar beni Rönesans sanatçıları arasında yer almış, bir çağın değil bütün çağların adamı olan Shakespeare'i ve hakkındaki skandalları araştırmaya itti. Bu yazımda uzun ve yorucu bir araştırmanın sonuç raporudur.
Eserlerin gerçekten Shakespeare'e ait olup olmadığı yüzyıllardır tartışma konusu. Hayatı hakkında yazılı, sağlam kaynaklara dayanan pek bir bilgi olmayışı, hele eserlerini sağlığında tam olarak yayınlamamış bulunması, kesin yazılış tarihlerinin bilinemeyişi gibi birçok aksaklık, bu belirsiz durumu yaratmıştır. Bu konu üzerine araştırma yapmış birçok profesöre göre eserler Elizabeth devrinin ünlü fikir adamı Francis Bacon yada başka bir asilzadeye ait. Birçok araştırmacı yazdığı tezler ve kanıtlarıyla gerçeği gün yüzüne çıkartmaya çalışmış olsa bile halk tarafından 'ünlü tiyatro yazarının adını karalamaya çalışan' biri olmaktan öteye geçememiştir.
Bu konuda fikir yürütmüş insanların uzlaştıkları tek noktaysa 1550 sularında Stradford'da doğmuş, kasabanın ilkokulunu bile tamamlayamamış, oyunların geçtiği Güney Avrupa özellikle de İtalya'ya hiç gitmemiş bir insanın İngiliz Edebiyatında yeni bir dönem başlatacak eserleri yazmasının mümkün olmadığıdır.
Philip Henslowe'un Rose Tiyatrosu gerçeği ortaya çıkarmak için çabalamışsa da skandal yaratmak için uydurulmuş iftiralar etiketiyle damgalanıp döneminde çok fazla taşlanmaya maruz kalmıştır. Hatta Shakespeare hayranları Globe Tiyatrosu çıkışı karşı tarafa Romeo ve Juliet'in 'Şu gülün adı değişse bile, kokmaz mı aynı güzellikte?' dizeleriyle karşılık verip, açıkça dalga geçtiklerini gözler önüne sermişlerdir.
Dönemin önemli isimlerinden Robert Greene eserlerinde William için sahne sarsan anlamına gelen shake-scene lakabını kullanmıştır. Greene göre 35 oyuna sahip Shakespeare çocuklarını eğitme zahmetine bile katlanmayan adi adamın tekidir. Üstelik birde dalga geçer gibi Fırtına eserinin baş kahramanı Prospero'yu bütün engellere rağmen kızını okutan bir kişilikle süslemiştir. Dönemin usta şairi Mark Twain William hakkında şu sözleri sarf etmiştir;
''Birçok şair fakirlik içinde öldü ama tarihte onun kadar fakir ölen başka kimse yoktur''
Yaptığım araştırmalarda ve beni bu araştırmalara iten 'The Shakespeare Cronicles' kitabında da savunulduğu gibi eserlerin gerçek sahibi Christopher Marlowe'dur. Yüzyılların tabusunu yıkmak ve gerçeğin peşine düşmek isteyenlerin yoğun araştırma sonucu ulaştığı bu isim kurguladığı yalancı ölümünün ardından gönderildiği sürgünde eserlerini yazmaya devam etmiş ancak kendi ismiyle yayınlayamadığından William Shakespeare'nin eserlerini çalıp, adını markalaştırma çabasına göz yummuştur. Bizim aslında olmadığı bir şey sanılarak yükselen zeki adamımız William ilk eserinin Venüs ve Adonis olduğunu onlarca kez dile getirmiştir. Ancak üç oyununu da 1623 yılında (VI. Henry) bu şiirden önce sahneletmiştir. Hatta çıkan tartışmalar üzerine oyunların kendisine ait olduğunu sert bir dille belirtmiştir.
İşin garip yanıysa ilk eserin ithaf cümlelerinin arasında latince bir özdeyiş bulunması. Bu özdeyiş Ovid'in Aşk Sanatı'ndan.Gelin görün ki bu eser Marlowe tarafından hala Combridge'de öğrenci olduğu sıralarda Latinceden çevrilmiştir. Anlaşılan o ki sürgünde olan şairimiz Marlowe, edebiyatla uzaktan yakından alakası olmayan Shakespeare'le dalga geçmiş ve William bilmeden gerçek yazarın ismini vererek kendini açıkça komik duruma düşürmüştür.
Ve daha komik olansa The Tempest (Fırtına) adlı eserinde 'Kitaplarım bana yetecek büyük bir krallıktır' diyen bir yazarın geride hiç kitap bırakmamış olmasıdır.
Daha başka kanıt ve belgelerle ortaya konulan gerçek, artık bir markaya dönüşmüş turizm sektörünün temel taşı olan bu ismi yıkmaya yetmemiştir.
Sadece bir isimden ibaret olan yalancı şairimizse hayatında bir kez tek bir şiir yazmıştır. Bu sanat eserinin mezarının üzerine yazılmasını emretmiştir.
Söylentiye göre bu emri verdikten kısa bir süre sonra sarhoşluk yüzünden hastalanmış ve çok geçmeden yine bir 23 Nisan günü 52 yaşında ölmüştür. Ardından hiçbir ağıt yazılmayan şairimizin son isteği yerine getirilmiş ve
''Kadim dost İsa aşkına
 Dağıtma bu mezarın tozunu
 Bu mezar taşını koruyanı Tanrı korusun,
 Ve kemiklerimi yerinden oynatana lanet olsun'' dizeleri mezarıyla buluşmuştur.
Othello'yu ve Macbeth'i yazan adamın son sözleri bu muydu diye sormak elde değil doğrusu.
Araştırma sonunda şaşkınlığım ve hayal kırıklığımı atlatmak için kendimi şu sözlerle avuttum;
Shakespeare yada değil. Sonuçta o şaheserleri yazabilecek kadar özel bir adam yaşadı. Ve nesiller boyunca okunmaya doyulamayacak eserler bıraktı.
Kanıtların hiçbiri kesin olarak kabul görmemiş olsada bu şüpheler okuyanların kanına bir zehir gibi yerleşti. Ve son olarak;
Doğrusunu isterseniz panzehir falan yok.
Romeo'nun içebilmiş olduğu uyarlamanın aksine..

*Biyografik yetersizlikler göz önüne alındığında Şeytan ve Shakespeare'nin birbirine bu kadar çok benziyor oluşu ne kadar garip ve ilginç bir tesadüftür. Onlar harikadır, eşsizdir, bağımsızdır. Tarihte onlar gibisine rastlanmamıştır. Romantizimde hatta öğretilerde bile kimse onların eline su dökemez. Ne kadar önemli bir konumları vardır ve bu iki büyük bilinmeyen, iki ünlü varsayım ne kadar üstün, ne kadar sınırları aşan ve yerlere göklere sığmayan bir azamate sahiptir. Onlar bu gezegendeki gelmiş geçmiş en iyi bilinen bilinmeyenlerdir.*
                                           -Mark Twain