28 Ocak 2015 Çarşamba

DUYGULARLA DANS

 Sedat Balun der ki
'Asla bir şairi sevme
 Seni 'yazmak' için terkeder'
 Bu satırları ilk okuduğumda üzerine  baya düşünmüştüm.
 Sonra hayatımda belkide hiç  yapmamam gereken bir şey  yaptım.Bir karar aldım.
 AŞK'ı yazıcaktım.
 Ama insan yaşamadığı, bilmediği  bir şeyi yazamaz.
 İşte tamda sırf bu yüzden, sırf  'yazmak' için bir insann duygularını  kullandım.
 'Ne adilik' diyenler vardır aranızda  eminim.
 Ama hayatını bir defter sayfasına  sığdıran bir kıza güvenmek  yapılabilecek en büyük hatadır.
 Bu satırları yazmak için uzunca bir süre bekledim, gözlemledim.
 Tam bir yıl..
 Bir koca yılımı yazabilmek adına gözlem gözlem yaparak geçirdim.
 İşte bu yazıda 'deney' imin sonuç raporudur.
 Ve inanın gelmiş geçmiş en acımasız yazım budur.

 Önce hayalimdeki aşkı planladım.
 Deneyim için birine ihtiyacım vardı.
 En zor ve ilk adımda buydu zaten.
 Şansa bakın ki arayışıma cevap çok kısa bir sürede geldi. Hiç tanımadığım bir insanı hiç bilmediği  bir oyunun içine sürükledim. Ve gözlemledim.
 Önce kendi duygularımı, sonra onun duygularını..
 ''Hiç okumayan bir adama kitap okutup, edebiyattan kopukluğuna rağmen satır satır sevgisini  yazdırabilmekmiş aşk.''
 İlk gözlemlerimi günlüğüme böyle kaydetmiştim.
 Ben oynadım, o yaşadı.
 Benim senaryom belliydi, o habersizce eşlik etti.
 Kitaplardan edinilen duygusal doyum, filmlerin verdiği oyunculuk ve birazda yetenekle inanın  önünüzde duran herşeyi küle çevirebilirsniz.
 Bir erkeği etkilemek kadar kolay birşey yok bu dünyada.
 Çünkü sevilmeye açlar. En çokta sevmeye muhtaçlar. Çünkü yaradılışlarında var.Çabalamak,  savaşmak..
 Önce aşık ettim. Yavaş yavaş, her adımım planlı.
 Aşık olduğunda yapılabilcek, yaşanabilecek en duygusal anları yaşadım, yaşattım.
 Sonra ne oldu biliyor musunuz?
 AŞIK OLDUM.
 Bu planda yoktu. Bir sonraki adım o değildi. Ya da deneyin bir parçası olarak ele almamıştım.
 Ben bu ihtimali hiçe saymıştım.
 Bir anda ipleri kaybettim. Teker teker.
 Kendi yazdığım oyunun yönetmeni ben değildim artık.
 Gözlemleri değil, duygularımı yazıyordum.
 Ve inanın hayatımın pişman olmayacağım en byük hatasını yaptım. En güzel yanlışımı yaptım.
 Ve akışına bıraktım.
 Sadece sevdim. Anı yaşadım, tadını çıkardım.
 Sonra uyandım ama.
 Anladım ki AŞK'ın o denli güzel olmasının tek sebebi benim mantığımla, onun duygularıyla hareket  etmesiymiş. Dengelemişiz birbirimizi. Ben taraf değiştirince bütün film koptu.
 Uzatmalar oynandı ve penaltılara kaldı.
 Olur şey değil. Yazmayı bile bıraktım. Neden başladığımı unuttum ve 'ayrılık acısı' denilen o lanet  durumun boşluğuna adım attım.
 Sonra atlattım. Ama yinede yazmadım. 'Deney' imi tamamlamadım.
 İşte tam dört ay sonra bu satırları yazarak tamamlıyorum. Neden mi?
 Çünkü hissiz yazıyorum bu satırları. Baştaki gibi. Acımasız, tarafsız..

 Şimdi unutun.
 Sevmeye dair bildiğiniz ne varsa unutun.Ve uyanın. Umursamazsanız, kırılmazsınız.
 Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez bu hayatta.
 Aşk ancak mantık ve duyguların iki insanda toplanmasıyla tat verir.Aksi takdirde sadece acıdan  beslenir. Ve inanın acımasızlık asla marifet değildir. Bir eksiktir.
 Ben kaybettim.
 Yazmak uğruna, kocaman bir aşkı yok ettim.
 Ama bulurum yine. Yine satır satır yazarım birini.
 İnsan sadece bir kez aşık olmaz, unutun bunu.
 Ve asla yapışıp kalmayın. Çünkü sevgiyle, egoyu tatmin etme arasında sanılandan daha ince bir çizgi  var.
 Bir yıllık gözlemin sonucudur bu yazı.
 'Peki ne öğrendin ?' diye sorucak olursanız
 Şunu öğrendim ;

 Yazmak için birini sevmeye değmez.
 Yazmak için yaşamak gerekir.
 Yaşamak içinde acı çekmeyi göze almak.
 Aşk acıdan beslenir ve satırlar hiçbir zaman bunu anlatabilecek kadar anlamlı değildir.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Bir umutsuz 'umut' arayışı

Bazen olmak istediğimiz yerde olmadığımızdan, somut bir neden yokken yorgun hissederiz. Bazen hayat sürekli güler yüzümüze -ya da biz sorunları göremeyecek kadar mutluyuzdur- bazen de hiç gülmez, tüm somurtkanlığıyla karartır içimizi.
Ardımda kocaman bir sessizlik bırakıp Çeşme'ye koşmak istiyorum. Ancak yaptığım tek şey televizyonun karşısına geçip, elime varlığını bile gözardı ettiğim günlüğümü alıp bir Beatles şarkısı mırıldanmak.
Bedenimin belkide 17 yıldır ilk kez bu kadar isyan edeceği, yorgunlukta çığır açacağım geleceğimin rotasını belirleyecek olan şu aylar beni benden alıp yerden yere çarpıyo resmen.
Zorlu üniversiteye hazırlık maratonunun içinde kaybolmuşken hayallerim hala aklımın en sesli alarmına sahip köşesinde. Her yeni günde 'Bugün hayallerine ulaşan yolda ne yaptın?' diye sorarcasına iç sesimle savaşıyorum.
Bu yıl farklı olucaktı cümlesinin yükü altında bir utanmışlık seziyorum kendi içimde..
Sahi, denizede dökmüştüm isteklerimi, çokta içten yazmıştım bir bir hayallerimi. Sonra Karşıyaka'nın güzel manzarası eşliğinde yakıp külleri denize bırakmıştım..
Şimdi hala o kimselere duyuramadığım sessiz çığlıklarımla boğuşuyorum. Testlerin arasında, bir kitapta umut bulup dans derslerinde müziği duyuyorum. Yetenek sınavı için saatlerce hazırlanmam gerektiğinin farkında olarak her gün ayrı bir duyguyu en küçük ayrıntılarıyla yaşamayı öğreniyorum. Her müzikte ayrı karakter bütünleştirmişim, kukla misali her yeni gün oynatıyorum onları hayalimde.
Zorlanıyorum. Hayal dünyamdan sıyrılıp gerçeğe geçis yaparken, 'Ben burdayım!' diyebilmek için geceleri kendimi boğarken çok zorlanıyorum.
Kum saati niteliğindeki o çok değerli gençlik yıllarımı basit duygularla harcama korkum öyle paranoyak bi insan yapmış ki beni, her an herşeyi yapabilme umuduma yenik düşmüş bedenim. Çok az uyku, çok fazla umut..
Geçmişimi sık sık anıyorum bu umut arayışında. Hayatımın hiç varolmamasını dilediğim,karanlığımı yazdığım ilk günlüğümü rafa kaldırıp geçmişimi hatırlamak için bakacağım umut dolu bir günlüğün ilk satırlarını yazdığımdan beri daha bir karmaşa var hayatımda.
Geçmişime tutunup, geleceğimden mutluluk ummayı başardığımı düşünebilirsiniz..
Hatta belki bu yazıya yansıttığım karmaşık duyguların esiri olduğumu da düşünebilirsiniz..
Haklısınızda..
Ama bu yıldan, bu yorgunluktan yanıma hiçbirşey kalmasa bile, ben bu yılımı kayda değer olgusuz tamamlasam bile bunun yükünü taşımak zorunda olmayacağıma eminim.
Çünkü herşeyden öte bu yıl hayatıma yüzlerce şiir ve eski bir defter dolusu hayat kazandırdım.
Her duygumu, her anımı edebi değerinin olmasını dilediğim bir defterin arasına sığdırdım.
Ben bu yıl sayfalara koskocaman bir hayat sığdırdım.
Yıllar sonra kapağını açtığımda karşılaşacağım o ilk cümleye sonsuz saygıyla..
''İşte bu günlük benim hayatımdır, insanlardan sakınıp saklayabildiğim tüm hayatım''

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Henüz 17 yaşındayım..

Hayallerle gerçekler birbirine karışır mı hiç ?
Hayal diye sarıldıkların gün gelir gerçek olarak çıkar mı karşına ?
Ah keşke çıksa. Umuduma umut, yalnızlığıma yeni bir dokunuş katsa.
Sahi olur ya yıllarca düşlersin sonra bir anda gerçek oluvermiş.


Hayal dünyam öyle uçsuz bucaksız ki.Gökyüzü gibi. Benim gökyüzüm.Sonsuz, haddi yok,sınırı yok,olabildiğine özgür.. Hep olmasını istediğim mavilikte. Müziklerim kuş olmuş, hayallerimi süslüyor.. Kitaplarım gerçek dünyama dökülen yağmur damlalarım..Filmler içimi ısıtan güneş. Gerçeklerse kara bulutlar.Öylesine can sıkan hayatımı karartan.. Daha çok gecenin karanlığında aydınlanır benim masmavi gökyüzüm.Kuşlarım insanlar derin uykudayken havalanır.. Güneşim karanlık gecelere doğar.. Aşklarım aynı yıldızın altına düşmez hiç.. Umutlarım tükenmek bilmez..Her yıkılışta ayağa kaldırır hayallerim.. Aklım düşle gerçeği ayırt edemez. Benim nefesim bana asla yetmez.. Daima daha uçuk kaçık hayallere açılır yüreğim..
Her gece, hayal dünyama açılan bir pencere..
Uykuyla kapanan, umutla açılan..
Sonsuzluklar içindeki sonsuzluğum..
Daha küçücük bir kızken arkadaşlarının aksine prenses olmayı değilde dans etmeyi, zengin olmayı değilde sonu olmayan bir kitaplığa sahip olmayı dileğen, kocaman dünyadan daha büyük dünyasını bir türlü dizginleyemeyen o küçük kız..
Şimdi günlüğü yanıbaşında bir blog sayfasına gerçekleşmesini dilediği hayallerini sıralıyor sizde okuyorsunuz..
Hayat garip, doğacak yeni gün neler getirir kestirmek mümkün değil..
Bugün canım diye sarıldığın insanlar yarın düşmanın olarak karşına çıkar mı belli değil..
Henüz 17 yaşındayım.
Yaklaşık olarak tüm dünyada 6000 kişi tarafından takip edilen bir bloğum var.
Ben yazıyorum, insanlar yazdıklarımdan kendine pay çıkarıyolar.
Ben hayal ediyorum, bir başkası hayalimin bir kısmından kendine yeni bir 'hayal' çıkarıyor.
Henüz 17 yaşındayım.
Bu hayatta çok şey gördüm demek için küçük, az şey gördüm demek içinde fazla yaşanmışlığa sahibim..
Tek bildiğim henüz daha ölmek istemediğim.
Bunun için her gece aynı duayı sayıklar dururum..
Sizin sıradan dualarınızın aksine aynı dua bunca senedir dilimde hala..
Alma canımı Allahım, daha değil..
Okuıyacak bir dolu kitap varken değil..

4 Haziran 2014 Çarşamba

NE ÇEKTİN BE YOUTUBE..

-Kapanmış kanka yaa
+Daha dün girdim lan nasıl kapanmış
-Aha açılmış açılmış
+Baktım şimdi yine kapanmış

Hani biz Türklerde huydur, bozulan sıkıntı yaratan bişey varsa 'Bi kapat aç düzelir' deriz.
Youtube'nin sıkıntı yarattığını düşünüyonuz orayı anladık, ama bu kapat-aç olayını biraz fazla abarttınız sanki. Ha kapandı ha açıldı derken 'noluyoz lan' olayına döndü iş.
Sakıncalıymış Youtube bizim için.
Sakıncalı tabi, doğru söylüyolar.
Rihanna'yı, Justin Timberlake'yi, Bruno Mars'ı, Lana Del Rey'i izledikçe gözümüzde Tanrıça misali büyütüyoruz.
Sonra bi kere ufkumuz açılıyor, siyasetçilerimizin yalanlarına inanmamaya başlıyoruz. Araştırıyoruz, öğreniyoruz. Sakıncalı şeyler bunlar..
Bi de tabi gezi olaylarını, yolsuzlukları sosyal medyaya taşıyıp fotoğrafla yetinmiyoruz. İlla ki video paylaşıp, kantlamalıyız.
Aaa ne büyük terbiyesizlik. Herşeyi göz önüne döküp iktidarımızın alt yapısını sarsıyoruz.
Yetmiyo gidip değerli başbakanımızın oğlunun yediği haltları, ses kaydıyla yayınlıyoruz.
Adamlar kapatmasınlarda napsınlar ?
Bu kadar özgür düşünce ortamı hiç canım Türkiye'me yakışıyor mu allasen ?
Ah be youtube, ne çektin..
Amatör şarkıların doğumhanesiyken, şimdi böyle kapan açıl, kapan açıl..
Dansöz ettiler seni.
Sende haklısın ama, özgür düşünce ortamı bu ülkenin neyine..

11 Mart 2014 Salı

#BerkinElvanÖlümsüzdür


''Ürkek bir serçe gibi eğme başını,
  Kaldır başını ve dimdik dur.
  Bu senin değil, ülkemin ayıbı.
  Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk''
                                             N. Hikmet

Bugün hiç tanımadığımız bir çocuk için aktı gözyaşlarımız.
Umudun çocuğu için..
Sırf ülkesi uyansın diye kendi uyumayı göze alan minicik bir yürek için.
Herşeyden habersiz ekmek almak için evinden çıkan ve
269 gün tedavi görüp, birdaha hiç uyanamayan o güzel çocuk..
Hiç tanımadık. Adını haberlerde duyduk. ' #uyanberkin ' diyebilmek için, ailesine destek olabilmek için sosyal medyayı sarstık.
Bugün gözlerimizi açtığımızda artık hayatta olmadığını öğreniyoruz. Biz ona bu kadar uzakken, canımız bu kadar yanarken annesinin çığlıkları hiç mi ulaşmıyor ölümünün sorumlularına. Hiç mi vicdanları sızlamıyor bu insanların ?
Anlamak çok güç.
Daha kaç kişi feda etmemiz gerekicek ? Daha ne yapılması gerekiyor insanların gözünün açılması için ? Daha kaç kalbin durması, daha kaç annenin feryad etmesi gerekiyor ?
'Ben lafa değil icraata bakarım' diyip duranlar. Alın size en güzel icraat. Bir çocuğun duran kalbinden büyük icraat mı olurmuş ?
45 kilo bir çocuk 16 kilo olarak hayata gözlerini yumdu bugün.
O sonsuz uykusuna yattı sırf ülkesi uyansın diye.
Siz hala 3 çocuk yapın başbakan istedi diye.
3 çocuk yapın. Biri ekmek almaya giderken, biri parkta direnirken, biri sokakta dövülürken öldürülsün.
Hepimiz biliyoruz aslında. Hepimiz tanıyoruz Berkin'in katillerini.
Bilipte ses çıkarmıyosak, en büyük ayıbımız budur zaten.

Mekanın cennet olsun umudun çocuğu..
Sırf biz uyanalım diye uyanmadın biliyoruz..

Ve son olarak ;
Berkin neresinden vurulmuş diye sorarlarsa; çocukluğundan dersiniz!
#HoşçakalBerkinim #BerkinElvan

Güle güle çocuk. Uyanıcaktın söz vermiştik, güzel günler görecektik. Olmadı.
AFFET.

2 Mart 2014 Pazar

Torbalı'da hayatta kalmak..

Yağmur damlaları usul usul düşerken toprağa elimde kahvem önümde bilgisayarım hadi bir yazı daha yaz diyerek kendimi motive ediyorum.
Ah yağmuru izlemek kadar güzel bişey var mı şu dünyada ?

O yağmur damlaları şu her karışı nefret kokan Torbalıyı bile katlanabilir kılıyor.
Oturdum düşündüm. Keşke dedim, keşke şu damlalar Torbalı da ki nefret ettiğimiz şeyleride alıp götürseydi. Öyle olduğunu varsaysaydık gökyüzünden toprağa düşen 5 yağmur damlası neleri alır götürürdü ?

1- GRUPLAYSAN EYVALLAH, YALNIZSAN EYVAH !
Torbalının yıkılmaz tabularından biri. Gruplaşma.
Ah bir türlü yıkamadık şu lanet yargıyı. İlla bi gruba dahil olucaksın. O gruplar arası atışmalar, kavgalar. Sen aynı anda iki insanla arkadaş olamıyosun. Yok öyle bişey buraya göre. İlla ki seçim yapman gerekiyo. Aynı anda birden fazla grupla arkadaş olana 'ortam meraklısı' etiketi yapışıveriyor. 'Yalnız olucam ben, grup istemiyorum' deme şansında yok. Yutarlar seni yoksa. Sürekli bi savaş halinde olmak zorundasın, yanında birileri olmak zorunda. Herşeyden uzak olma şansın yok. Yolda yürürken göz göze geldiğin insanlar bile 'Ne bakıyosun lan' diyip seni bi kavganın içine sürüklüyolar.
Ee hal böyle olunca gruplaşmak kaçınılmaz oluyor tabi.

2- CAFE BİYER'DEN LA SERA'YA..
Şimdi biraz daha fazla seçeneğimiz var cafeler konusunda. Ama bundan iki üç sene öncesinde gençliğin kalbi bu iki mekanda atıyordu resmen. Her günün orada boş boş oturup 'Kim ne yapmış acaba' diye düşünüp duran insanlarla dolup taşardı. Yok La Sera'nın arkasında kim kimi dövmüş, cafe biyerin ortasında kim saç başa dalmış, kim kime yan gözle bakmış.. Tek derdimiz bu ya sanki. Oturup onlarla uğraşılırdı.Şimdi işimiz daha kolay tabi. Yeni mekanlarla, hayat daha normal. Üsküdar çaycısı, Kahve diyarı derken daha modern daha geniş alanlarla dedikodudan uzak kalma şansınız var. Ama ne kadar mekan açılırsa açılsın, kaide değişmedi. Cafe Biyer ve La Sera hala gençliğin kalbi..

3- ŞORT GİYİYORSA 'YOLLU' , GİYMİYORSA 'KEZBAN'
Ah şu yargıyı bir yıkamadık. Allah kahretsin ki yıkamadık !
Küçük yer tabi. Herkes herkesi tanıyor. Ama bu da biraz fazla ya. Babamız yaşında ki insanların bakışlarına maruz kalmaktan bıktık, usandık. Bu konu biraz biz kızların sorunu. Ama canımızdan bezdirdi artık bizi. Şort giyen kıza bakıp 'Aha şuna bak kesin yollu bu' diyip, hiç giymeyenede 'Kezban o la' diyolar. Nedir sizde ki bu etiket yapıştırma hastalığı kuzum ? Neden illa tek bir kalıba sokmak için çırpınıp duruyosunuz insanları ? Hayır. O kız sadece şort giydiği için yollu değil. Ama ne kadar dil döksekte boşa bazen. Torbalı bu konuda asla akıllanmıycak..

4- AH BU DEDİKODUDAN ÇEKTİĞİMİZ..
En büyük sorunumuz.
Ah ne güzel olurdu bi kız güvenip sevdiği insanın yanağına bir öpücük kondurduğunda o öpücük 'Ha o mu o şununla yatmış olum' diye iğrenç bi dedikoduya dönüşmeseydi. Ne güzel olurdu iki sevgili sinemada film izlediği zaman 'Hahahah filmin konusunu bile bilmiyodur olum onlar' diye saçma cümlelere sebep olmasaydı bazı insanlar. Keşke hayatın sadece cinsellikten ibaret olmadığını anlayabilse şu toplum. Bazen bi insana sarılmanında mutluluk verdiğini, yada sinemaya sadece filmi izlemek için gidileceği ve en önemlisi de özel hayatın kimseyi ilgilendirmediği anlaşabilse herşey daha kolay olabilirdi.

5- 'EE KANKA O ŞUNUNLADA ÇIKTI'
'Doğru insanı bulana kadar kalbinizi açtığınız yanlış insanlar, sizin için birer tecrübedir' diye bir söz vardır.
'Doğru insan' ne zor bulunur. Günümüz şartlarında onu bulmak için hata üstüne hata yapıp bazen pişmanlıklarla dolu bir geçmişe sahip olabiliyoruz. 'Kendime inanamıyorum ya ben bununla nasıl çıktım' cümlelerini çoğu kez kullanıyoruz. Bir anlık kalp çarpıntısıyla hiç kafa dengimiz olmayan insanlarla geçmişimize bir çivi daha çakıyoruz. Ama bu olmak zorunda. Doğru olanı bulmak için yanlış yapmayı kabullenmek gerekir. Güvenip hayatına aldığın o insan senin hatan olabilir. Ama sana tecrübe kazandırdığı için varlığı önemlidir. Tek sorun bunu farklı algılayanlarda. Ah keşke onlar olmasa..

Benim için gökyüzünden toprağa düşüp Torbalı'nın hatalarını taşıyan 5 damla bu şekilde.
Bazı insanlar herşeyi hakeder. Gerçekten ruhlarına işlemiştir hatalar. Onlar için yapacak bişey yoktur. Ama bildiğim tek şey insanların değiştiği. Yeter ki onlara yapıştırdığımız etiketlerden vazgeçelim.
Bu kadar sorunun, gruplaşmanın, dedikodunun arasında yaşamımıza devam etmek zorunda kalıyoruz.
Gerçekten zor..
Torbalı'da hayatta kalmak çok zor !

28 Şubat 2014 Cuma

Yaşama isteğimi arttıracak tüm sebepler sende, sen de bendesin..

''Teninin esmerliği beni tutuşturuyor farkında değil misin? Ve gamzelerin… Onlar zaten benim ölüp ölüp tekrar görmek için dirilme sebebim. Yaşama isteğimi arttıracak tüm sebepler sende. Sen de bendesin. Bende olduğunu bilmek bana nasıl mutluluk veriyor farkında değil misin?''

Okul, sınavlar, aile sorunları derken nefes almaktan bıktığımız şu zor zamanlarda yüzümüzü güldüren o özel insanlara sıkı sıkı sarılmalı bana kalırsa. Hele ki o insan kalbinizin en güzel köşesine yerleşmişse, mutluluk zaten onun yanındayken sizinledir..
Gözlerden uzak, nazar değmesin diye sakınılan o değerli insan, ne güzellikler getirir hayatınıza. Mutluluk sizin oluverir. Sevilmenin, sevmenin telaşı sarar etrafınızı.
Özel olursunuz, özel olduğunuzu hissedersiniz.
Öyle güzel gülümser ki dünyanın merkezi oluverir. Gamzelerinde hayat bulursun. Geçip karşısına saatlerce onu izlemek, senin olduğu için Allah'a saatlerce dua etmek istersin.
Sana bakışı, elini tutuşu, kulağına usulca fısıldadığı her sözcük yaşamın olur.
Herşeyden önce arkadaşın olur mesela. Ağlamak istediğinde koşup gidebilceğin, seni yakınmadan saatlerce dinleyebilcek iyi bir dost.
Sonra ailen olur. Bi bakarsın herşeyi, hayatı bazende hayalleri paylaşırsın.

En önemliside aşkın olur. Miğdende ki kelebekleri uçuran, mutluluğu hayatına getiren, o umutsuzluğa kapılıp gözlerini edebiyen kapatmak istediğin anda ben seninleyim diyen..
Ah ne özeldir o insan..
Hiç beklemediğin anlarda, attığı tek bir mesajla seni huzura kavuşturan..
Uzun uzun sarılsın diye yalvarıp yakarabilceğin,
Geleceğini, hayallerini varlığıyla süsleyebileceğin,
Sanki koskoca dünyada bi tek o varmış gibi hissedebileceğin,
Dünyanın en değerli, en özel insanı..

Tamam.
Belki dünyanın en özel insanı değil diceksiniz şimdi.
Ama öyle ;
O, benim dünyamın en özel insanı.