24 Mart 2015 Salı

BİR DEVİR BİTTİ

Başkasını eleştirmek, onun hakkında yorum yapmak kolaydır. Zor olan benliğine dönüp kendi ruhundaki eksiklikleri farketmek, onları dile getirebilmektir.
İşte ben bu yazımda zoru başarmayı amaçlıyorum ve sonunun nereye varacağını düşünmeden yazmaya başlıyorum.

En başından başlamam gerek sanırım. Hayattan ilk tekmeyi yediğim ve artık kendi başıma olduğumu anladığım zamandan..

BİR YANIM ÇOCUK HALA
Hayatımın  bu evresini sanırım anı defterimin arasında rafa kaldırmışım. Hatırlamak istemediğim zamanlar çünkü çok fazla olay atlattım. İlk kez sorunlarla kendim uğraşmam gerektiğini anladığım ve çuvalladığım dönem.. Önce ilk aşkım dediğim insanın kalbimi kırmasıyla boşluğa düştüm. O yaşarken bitmezmiş gibi gelen duygu yerini hafif bir sancıya, yorgunluğa, kırgınlığa bıraktı. Sonra hayatımın en büyük darbesini yedim, arkadaş kazığı. Yıllarca yanımda taşıdığım, arkadaşlığımız için ailemi bile karşıma aldığım insanın maskesinin ardını gördüm. Ucuzluğunu, yalanları, düştüğü çaresizliğe benide nasıl sürüklemek istediğini.. Arkadaşken farkına varıp gözardı ettiğim ne varsa bir tokat misali yüzüme çarptı ve kesin bi kararla çıkardım o insanı hayatımdan. Ama yorgundum, ne olursa olsun arkamda olucağını düşündüğüm insan, elini tuttuğum adam yoktu artık. Gerçekten yapayalnızdım. Bu dönemlerde öğrendiğim en güzel şeyse ailenin ne olursa olsun yanında kaldığıdır. Kimse yok diye ruhumu bunalttığım bu günlerde gözardı ettiğim aileme yeniden sarıldım. Önce onlara, sonra gerçek dostlara.
Yoluna koydum sanmıştım, onu tanıyana dek.

TOPARLANMIŞTIM SAHİ NEDEN PARÇALADIN?
Çok sevdim. İnanın çok sevdim. Uykusunda izleyecek, saatlerce kameradan konuşabilecek, elini tutup babamın karşısına çıkartabilecek kadar çok sevdim. Bir yılımı verdim, her köşesini anılarla süsledim hayatın. Sırf bir gün gitmek isterse, vazgeçerse baktığı her yerde ben olayım diye. Yaşayabileceğim en güzel aşkı yaşadım. Unutamam, kıyamam. Önümde diz çöküşünü, sarılıp ağlayarak dans edişimizi, denizde birbirimize su sıçratışımızı, elinde kırmızı bir gülle 14 Şubatta kapıma limuzin çekişini.. Ben daha ayrılırken oraya buraya fırlattığım, çöpe atıcam ver şunları salak dediğim eşyaları saklıyorum. Sevdiğimden değil, bidaha öyle sevemediğimden.Yıprattığım, göz göre göre terkettiğim ilişkimin acısını aylarca yüreğimde yaşattım. Sandım ki acıya tutunmazsam kaybederim onu, ne aptallık. Yaptığım en büyük hataysa ayrılığın üstünden geçen onca zamana rağmen, sarılıp anlaşıp ayrılışımıza rağmen yeniden görüşmek istemek oldu. Sarıldığımda huzur bulduğum insanın yabancılaşmasını izledim oturup. Konuşan o değildi sanki. 'Sana rağmen seni sevmeyi başardım ben' demişti. O zaman anladım. Aramızdaki uçurumu, kopukluğumuzu.. Ve atlatması en zor döneme adım attım. Yada iteklendim diyelim, ilk adımımda düştüm çünkü.

KİTAPLAR DOLUSU HÜZNÜM OLDU SAYENDE
Ağladım, vurdum, kırdım, yıktım. Önce umutlarımı sonra hayallerimi. Nefret ettim ondan, olabildiğine nefret ettim. Ne kadar sevmediğim huyu varsa onları hatırlattım hep kendime. Annemin kucağında hıçkırdım saatlerce, çikolatalardan kendime bir krallık kurdum. Tam beş kilo aldım. Yorganın altında kaldım saatlerce. Uykuya, birde Tanrı korusun kitaplarıma sığındım. Telefon elimde aramakla aramamak arasında savrulup durdum. Aramadım ama. O da aramadı. Önce kararttığım odamı aydınlattım, sonra da ruhumu. Dostlarım tuttu elimden. Ve yalnızlık korkum karanlığıma gömüldü. Bir an bile yalnız kalmadım çünkü. Alsancaktan, Kuşadasına her yer elimin altındaydı. İzmir benimdi, onun içinde olduğu bu şehir benimdi. Yeni insanlar tanıdım, bir anda en tepeye tırmandım. Bu kez sert düşeceğimi bilerek değil ama. Bu kez emin adımlarla. Ve gelin görün ki dünyanın en acımasız kızı oldum.

KRALİÇE BENİM, SEN KİM KÖPEKSİN
Elinizde telefon cafeden cafeye gezip tüm bakışları üzerinizde yoğunlaştırıyorsanız, hele ki kırgınlığınızı yeni atlatmışsanız korkun kendinizden. Erkekleri parmağının ucunda oynatan, geçmişte ne kadar canını yakan varsa hepsinden bir bir intikam alan egoist bir kıza dönüştüm. Herkese her an ezilmesi gereken bir böcek gibi yaklaştım. Önce arkadaşlarımı korkuttu bu halim, sonra ailemi. Canımı yakan herkesi diz çöktürdüm. Zaten yapabildiğim en iyi şeydir insanları yönetmek. Tek parmağımın ucundaydı dünya, öyle bir his ki bu anlatılmaz. Popülerlik diye yorumladığınız o şey değil bu. Arkadaş çevrene, erkek ırkına, yakınlarına uzağına hükmetme hırsı bu. Düşürdüğüm herkeste daha da güçlendiğimi hissetmiştim.Sonra acımasızlığıma sığınışımdan utandım. Sevdiğim insanlara verdiğim zarardan, kırıp döktüğüm umutlarından.. Asıl uyanışımsa sevgisi gözlerine perde indirmiş beni benden fazla seven bir adamın sarsmasıyla oldu. Umursamaz tavırlarımın karşısında daha fazla duramayıp içindeki bütün öfkeyi kustu. 'Bak' dedi. 'Şu haline bak. Güzel mi sence bu, bu kadar çevre bu kadar insan bu kadar umursamazlık güzel mi? Farkında mısın Ece yazmıyosun bile. Seni sevmek için direndikçe sen kalbinin önüne duvarlar çekiyosun. Ulaşamıyorum sana tamam kabul, ama bak şu haline sende ulaşamıyosun kendine. Geçmişte kalbin kırıldı diye yine aynısı olmak zorunda değil. Bak zaferlerine, ruhunun kanayan yaralarında saklı hepsi'
Hadi lan ordan diyenler vardır aranızda eminim. Ama aynen böyle söyledi.
Normalde olsa 'Sen kim köpeksin lan' diyip elime ne geçse fırlatırdım kafasına ama yapmadım, yapamadım. Haklıydı çünkü. Sustum sadece, ağlamadımda.
Ben seni sevmekten, seninle savaşmaktan, seni kazanmaya çalışmaktan yoruldum, dedi.
Ve yüzüne bile bakmadığım, aslına bakarsanız varlığından bile haberdar olmadığım bir insan sessizce girdiği hayatımdan depremle gitti.
Ben kaldım.
Enkazımın arasında, nasıl toparlayacağımı bilmeden, kendime bile itiraf edemediklerimin yüzüme çarpılmış olmasının verdiği şokla nefes almaya devam ettim.

Akıllandım mı peki ?
Hayır. Hala kraliçeyim.
Nasıl yaparım, nasıl yoluna koyarım  hiç bilmiyorum.
Ağlamıyorumda artık, yorgunum zira.
Bende böyle öğreniyorum, canım yana yana.
Sevmiyorum kimseyi, güvenmiyorumda.
Ama tam toparlandığım sırada yine parçalayışın hala aklımda, unutmuyorumda.
Yaşattığın acı elbet bir gün senide yakacak.
Ve benim hikayemin sonu elbet tamamlanacak.

18 Mart 2015 Çarşamba

İLK AŞKIM

Aslında nasıl yazacağım, kelimelere nasıl dökeceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Yoğun istek üzerine yazıyorum bu yazıyı.
Olay ağırlıklı yazmam pek, doğrusunu söylemek gerekirse sevmemde. Düşünce yazılarıdır benim limanım ama bir blog yazarı olarak istisnalara her zaman açığım.
Gelelim konumuza, ilk aşkım..
Üzerimde beyaz tişört, altımda okul eteği. Saçlarım topuz. Okulun ilk günü. Olabildiğine gülümsemeye, arkadaş edinmeye odaklamışım kendimi.
Dudağımın o günkü ağrısını hala hatırlıyorum. Heyecan, endişe gibi duygularda dudağımı ısırma alışkanlığım var. O gün nasıl kemirdiysem kanamıştı garibim.
Sınıfa girdiğim an onu gördüm. Herkes gibi forma giymişti ama yok onda farklı duruyordu sanki. Boyu uzun. Hani sarılsam kalp atışlarını hissedicem öyle bir uzunlukta. Göz göze geldiğimiz ilk an dünya durdu sanki benim için.
O gün koymuştum kafaya 'Bu çocuk benim' demiştim. Sanmayın ki o zamanlar şimdiki gibi özgüveni fazla, erkek ırkına savaş açmış bir kızım. Uslu, günlüğüyle baş başa, utangaç bir Ece'den bahsediyorum.
Şuraya bir parantez açalım bu satırları yazarken gülümsüyorum. Ne kadar şanslıyım ki ilk aşkımı gülümseyerek anlatıyorum. Parantezi kapa.
İlerleyen günlerde kızlarla fısır fısır planlar yapmaya başladım ve ne yaptım ne ettim onun önündeki sıraya geçtim. Sinsi bakışlı şimdiki kraliçenin ilk planları başarılı olmuş, şimdi farkettim. Bu mantıklı her istediğini elde eden kızın karakterinin temelleri ilk o zaman atılmış sanırım.
Herneyse gülümsedim, konuştum derken bir ay geçti.
Her ders, her teneffüs dip dibeyiz. Derslerde buklelerimle oynamaya başladığı gün daha dün gibi aklımda. Öyle böyle derken zaman su gibi akıp geçti.
Ben bekliyorum çıkma teklifi edicek diye, ama yok. Kızlarla acil durum toplantıları, 'neyi bekliyo lan bu çocuk?!' tartışmaları..
İçim içimi kemiriyor, umutlarım bir bir kırılıyor..
Sonra o hafta beden dersinde yanıma geldi. 'Ece biraz konuşabilir miyiz?' dedi. Allahım dünyanın en güzel cümlesi buydu sanki. Tabı canım, bencede konuşmalıyız. Sen sor ben cevaplayayım şu teknik bölümü kapatalım artık diyicem ama yok. Kafa salladım sadece.
Beraber yürümeye başladık. Kalbimin kulağımda attığını hissetmiştim.Durduk, gözlerimin içine bakıp o haftalarca beklediğim soruyu sordu.
Tanrım, aynanın karşısında defalarca vereceğim cevabın provasını yapmıştım. Ama yok olmuyo, utancımdan ölücem sanki. Tek hatırladığım ağzımdan çıkan boğuk bir 'evet'.
İçimdeki mutluluğu hiçbir kelimeyle tarif edemezdim.
Sonrası malum. O Gaziemir'de ben burda. Facebooktan yazışmalar, okul dışında görüşememeler.
Ama her şeye rağmen bulutların üzerindeydim.
Zamanla kıskançlıklar, yanlış anlamalar girdi araya. Koptuk birbirimizden, ayrıldık.
Aradan uzunca bir süre geçti. Ben özledim, çok özledim hemde.
Gözümün önünde konuşamıyorum, sarılamıyorum. En son dayanamayıp ağzını arasın diye en yakın arkadaşımı gönderdim. Vee tahmin edin noldu. O da özlemiş heyoo! Barıştık.
Hayatım boyunca hep bitmiş bir ilişkinin yeniden ayağa kalkamayacağını, asla aynı tadı veremeyeceğini savundum.
Ama iyi ki diyorum. İyi ki yeniden denemişim. Asla pişman değilim.
Zamanla olgunluğun verdiği o kibarlıkla mı desem herneyse bizim harika bir ilişkimiz oldu.
Saygılı, anlayışlı, bol bol aşklı. O kadar masum, o kadar mesafeli. Ama çok güzel, hatırlamaya değer.
Sıkı sıkı sarılıyodum o zaman, özlerken ölücem sanıyodum. O hafta sonları bitmek bilmiyodu.
Bütün aile adıyla çınlıyodu. Babannemin 'Kız sen fena aşık olmuşsun' sözleri hala gülümsetir.
Sonra karşılıklı ilk gözyaşlarımız var.
Yanıma ilk koşuşu var.

Önce olmaz diyip sonra geri dönüp sımsıkı sarılışım var.
Her şey gibi o da bitti ama. Neden bitti, ne oldu hiç hatırlamıyorum.
Hatırlamakta istemiyorum.
Utanmadan, sıkılmadan en masum ilk aşkımı anlatabilirim insanlara.
Asla pişman değilim, yine olsa yine onu severdim. Aynı şeyleri yaşardım yine.
Ve inan sana hiç kızgın değilim.
Kırgında değilim.
İyi ki dokunmuşşun hayatıma.
İlkler unutulmazmış.
Kalbimin kapılarını ardına kadar ilk kez açan kocaman yürekli adam,
UNUTURSAM KAHROLAYIM
Seni sevdiğim 315 günün anısına..

5 Şubat 2015 Perşembe

TAM BEŞ YIL OLDU

İnsan sürekli yazınca kendini gözlemleme ve hayatta ne kadar ilerleme kaydettiğini görme fırsatı yakalıyormuş.
Eski günlüğümü açıp okuduğum zaman hissettiklerimi bir kaç cümleye sığdırmam mümkün değil. Herkesi geride bırakıp bir deftere sığınışımı, hatta 'eski sevgililer' adı altında bir grup ismi yorumlayışımı..
Her şeyi yazmışım.
Ne hissettiysem edebiyatın o narin süzgecinden geçirmeden, içimden geldiği gibi satırlara dökmüşüm. Öyle ki hayatıma dokunan herkes hakkında en az bir cümle var.
Günlük kavramını biraz zorlamışım ilk zamanlarda, kim günde dört kez günlük yazar ki ?

Tarih tarih, hatta saat saat hissettiklerimi dökmüşüm.
İlk günlüğümü tamamladığımda öyle üzülmüştüm ki gözümde iki damla yaş aktığını hatırlıyorum. Bir sonraki günlüğüme başladığımda yeni bir insandım sanki. Büyümüş, olgunlaşmış bambaşka bir insan. Sürekli yazan, kendini satırlarda saklayan biriyseniz bu hisler çok tanıdık gelecektir size. Her yazıda biraz daha büyüdüğünüzü hisseder, her okuyuşunuzda bambaşka bir pencere açarsınız dünyanıza.
Yeni günlüğüme başlayınca, daha ilk satırlarımda 'edebi bir anı defteri niteliği taşımalı' demişim. 17 yaşındaydım. Daha o yaştaki bir insan neden sıkı sıkı tutunur ki edebiyata?
Bunun cevabını uzunca düşündüm. Edebiyat benim sığındığım limanımmış. Sakınıp sakladığım, kendimle bile paylaşmadığım her şeyi satırlara gizlemişim meğer.

Elime kalemi alıp saatlerce yazı yazdığımı bilirim. Ortaya çıkan bütünü ele aldığım zaman ben bile şaşırıyorum bazen. 'Sahi, bu cümleleri ben mi kurdum?' diyorum içimden.
Başta ailem olmak üzere etrafımdaki herkesten olumlu dönüt aldım her yazımın ardından.
Kafede oturduğunuz sırada birinin yanınıza gelip 'Sizi hiç tanımıyorum ama yazılarınıza bayılıyorum' demesinin nasıl bir his olduğunu anlamanıza imkan yok.
Başlarda yazıların ne kadar okunduğunu gösteren sayacın başında saatlerce beklerdim. 10 kişi okursa o gün mutluluktan uçardım.
Bu gün, tam beş yıl sonra yine aynı sayacın başında binlerce kişinin yazılarımı okuyup yorumlarını mail olarak atmasını bekliyorum.
Belirli günler ve haftalarda kompozisyon yazıp yarışmalarda derece yapan o kızdan blogunun başında mutluluktan havalara uçan kıza ulaşana kadar çok şey değişmiş hayatımda.
Yazmayıda, bu denli okunmayıda çoculuğumdan beri yanımdan ayırmadığım kitaplarıma borçlu olduğumun farkındayım.
Ben yazıyorum, siz okuyosunuz.

Bu satırlar beş senedir her yazımda yanımda olan, hayallerime ortak olup onları çoğaltan binlerce okuyucuma teşekkür amaçlıdır.
Beş sene boyunca ben anlattım, siz dinlediniz.
Ben büyüdüm, siz izlediniz.
İyi ki satırlara dökebilmişim içimdekileri ve iyi ki ulaşabilmişim sizlere.
Her yeni yazıyı aynı heyecanla okumanız dileğiyle..

28 Ocak 2015 Çarşamba

DUYGULARLA DANS

 Sedat Balun der ki
'Asla bir şairi sevme
 Seni 'yazmak' için terkeder'
 Bu satırları ilk okuduğumda üzerine  baya düşünmüştüm.
 Sonra hayatımda belkide hiç  yapmamam gereken bir şey  yaptım.Bir karar aldım.
 AŞK'ı yazıcaktım.
 Ama insan yaşamadığı, bilmediği  bir şeyi yazamaz.
 İşte tamda sırf bu yüzden, sırf  'yazmak' için bir insann duygularını  kullandım.
 'Ne adilik' diyenler vardır aranızda  eminim.
 Ama hayatını bir defter sayfasına  sığdıran bir kıza güvenmek  yapılabilecek en büyük hatadır.
 Bu satırları yazmak için uzunca bir süre bekledim, gözlemledim.
 Tam bir yıl..
 Bir koca yılımı yazabilmek adına gözlem gözlem yaparak geçirdim.
 İşte bu yazıda 'deney' imin sonuç raporudur.
 Ve inanın gelmiş geçmiş en acımasız yazım budur.

 Önce hayalimdeki aşkı planladım.
 Deneyim için birine ihtiyacım vardı.
 En zor ve ilk adımda buydu zaten.
 Şansa bakın ki arayışıma cevap çok kısa bir sürede geldi. Hiç tanımadığım bir insanı hiç bilmediği  bir oyunun içine sürükledim. Ve gözlemledim.
 Önce kendi duygularımı, sonra onun duygularını..
 ''Hiç okumayan bir adama kitap okutup, edebiyattan kopukluğuna rağmen satır satır sevgisini  yazdırabilmekmiş aşk.''
 İlk gözlemlerimi günlüğüme böyle kaydetmiştim.
 Ben oynadım, o yaşadı.
 Benim senaryom belliydi, o habersizce eşlik etti.
 Kitaplardan edinilen duygusal doyum, filmlerin verdiği oyunculuk ve birazda yetenekle inanın  önünüzde duran herşeyi küle çevirebilirsniz.
 Bir erkeği etkilemek kadar kolay birşey yok bu dünyada.
 Çünkü sevilmeye açlar. En çokta sevmeye muhtaçlar. Çünkü yaradılışlarında var.Çabalamak,  savaşmak..
 Önce aşık ettim. Yavaş yavaş, her adımım planlı.
 Aşık olduğunda yapılabilcek, yaşanabilecek en duygusal anları yaşadım, yaşattım.
 Sonra ne oldu biliyor musunuz?
 AŞIK OLDUM.
 Bu planda yoktu. Bir sonraki adım o değildi. Ya da deneyin bir parçası olarak ele almamıştım.
 Ben bu ihtimali hiçe saymıştım.
 Bir anda ipleri kaybettim. Teker teker.
 Kendi yazdığım oyunun yönetmeni ben değildim artık.
 Gözlemleri değil, duygularımı yazıyordum.
 Ve inanın hayatımın pişman olmayacağım en byük hatasını yaptım. En güzel yanlışımı yaptım.
 Ve akışına bıraktım.
 Sadece sevdim. Anı yaşadım, tadını çıkardım.
 Sonra uyandım ama.
 Anladım ki AŞK'ın o denli güzel olmasının tek sebebi benim mantığımla, onun duygularıyla hareket  etmesiymiş. Dengelemişiz birbirimizi. Ben taraf değiştirince bütün film koptu.
 Uzatmalar oynandı ve penaltılara kaldı.
 Olur şey değil. Yazmayı bile bıraktım. Neden başladığımı unuttum ve 'ayrılık acısı' denilen o lanet  durumun boşluğuna adım attım.
 Sonra atlattım. Ama yinede yazmadım. 'Deney' imi tamamlamadım.
 İşte tam dört ay sonra bu satırları yazarak tamamlıyorum. Neden mi?
 Çünkü hissiz yazıyorum bu satırları. Baştaki gibi. Acımasız, tarafsız..

 Şimdi unutun.
 Sevmeye dair bildiğiniz ne varsa unutun.Ve uyanın. Umursamazsanız, kırılmazsınız.
 Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez bu hayatta.
 Aşk ancak mantık ve duyguların iki insanda toplanmasıyla tat verir.Aksi takdirde sadece acıdan  beslenir. Ve inanın acımasızlık asla marifet değildir. Bir eksiktir.
 Ben kaybettim.
 Yazmak uğruna, kocaman bir aşkı yok ettim.
 Ama bulurum yine. Yine satır satır yazarım birini.
 İnsan sadece bir kez aşık olmaz, unutun bunu.
 Ve asla yapışıp kalmayın. Çünkü sevgiyle, egoyu tatmin etme arasında sanılandan daha ince bir çizgi  var.
 Bir yıllık gözlemin sonucudur bu yazı.
 'Peki ne öğrendin ?' diye sorucak olursanız
 Şunu öğrendim ;

 Yazmak için birini sevmeye değmez.
 Yazmak için yaşamak gerekir.
 Yaşamak içinde acı çekmeyi göze almak.
 Aşk acıdan beslenir ve satırlar hiçbir zaman bunu anlatabilecek kadar anlamlı değildir.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Bir umutsuz 'umut' arayışı

Bazen olmak istediğimiz yerde olmadığımızdan, somut bir neden yokken yorgun hissederiz. Bazen hayat sürekli güler yüzümüze -ya da biz sorunları göremeyecek kadar mutluyuzdur- bazen de hiç gülmez, tüm somurtkanlığıyla karartır içimizi.
Ardımda kocaman bir sessizlik bırakıp Çeşme'ye koşmak istiyorum. Ancak yaptığım tek şey televizyonun karşısına geçip, elime varlığını bile gözardı ettiğim günlüğümü alıp bir Beatles şarkısı mırıldanmak.
Bedenimin belkide 17 yıldır ilk kez bu kadar isyan edeceği, yorgunlukta çığır açacağım geleceğimin rotasını belirleyecek olan şu aylar beni benden alıp yerden yere çarpıyo resmen.
Zorlu üniversiteye hazırlık maratonunun içinde kaybolmuşken hayallerim hala aklımın en sesli alarmına sahip köşesinde. Her yeni günde 'Bugün hayallerine ulaşan yolda ne yaptın?' diye sorarcasına iç sesimle savaşıyorum.
Bu yıl farklı olucaktı cümlesinin yükü altında bir utanmışlık seziyorum kendi içimde..
Sahi, denizede dökmüştüm isteklerimi, çokta içten yazmıştım bir bir hayallerimi. Sonra Karşıyaka'nın güzel manzarası eşliğinde yakıp külleri denize bırakmıştım..
Şimdi hala o kimselere duyuramadığım sessiz çığlıklarımla boğuşuyorum. Testlerin arasında, bir kitapta umut bulup dans derslerinde müziği duyuyorum. Yetenek sınavı için saatlerce hazırlanmam gerektiğinin farkında olarak her gün ayrı bir duyguyu en küçük ayrıntılarıyla yaşamayı öğreniyorum. Her müzikte ayrı karakter bütünleştirmişim, kukla misali her yeni gün oynatıyorum onları hayalimde.
Zorlanıyorum. Hayal dünyamdan sıyrılıp gerçeğe geçis yaparken, 'Ben burdayım!' diyebilmek için geceleri kendimi boğarken çok zorlanıyorum.
Kum saati niteliğindeki o çok değerli gençlik yıllarımı basit duygularla harcama korkum öyle paranoyak bi insan yapmış ki beni, her an herşeyi yapabilme umuduma yenik düşmüş bedenim. Çok az uyku, çok fazla umut..
Geçmişimi sık sık anıyorum bu umut arayışında. Hayatımın hiç varolmamasını dilediğim,karanlığımı yazdığım ilk günlüğümü rafa kaldırıp geçmişimi hatırlamak için bakacağım umut dolu bir günlüğün ilk satırlarını yazdığımdan beri daha bir karmaşa var hayatımda.
Geçmişime tutunup, geleceğimden mutluluk ummayı başardığımı düşünebilirsiniz..
Hatta belki bu yazıya yansıttığım karmaşık duyguların esiri olduğumu da düşünebilirsiniz..
Haklısınızda..
Ama bu yıldan, bu yorgunluktan yanıma hiçbirşey kalmasa bile, ben bu yılımı kayda değer olgusuz tamamlasam bile bunun yükünü taşımak zorunda olmayacağıma eminim.
Çünkü herşeyden öte bu yıl hayatıma yüzlerce şiir ve eski bir defter dolusu hayat kazandırdım.
Her duygumu, her anımı edebi değerinin olmasını dilediğim bir defterin arasına sığdırdım.
Ben bu yıl sayfalara koskocaman bir hayat sığdırdım.
Yıllar sonra kapağını açtığımda karşılaşacağım o ilk cümleye sonsuz saygıyla..
''İşte bu günlük benim hayatımdır, insanlardan sakınıp saklayabildiğim tüm hayatım''

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Henüz 17 yaşındayım..

Hayallerle gerçekler birbirine karışır mı hiç ?
Hayal diye sarıldıkların gün gelir gerçek olarak çıkar mı karşına ?
Ah keşke çıksa. Umuduma umut, yalnızlığıma yeni bir dokunuş katsa.
Sahi olur ya yıllarca düşlersin sonra bir anda gerçek oluvermiş.


Hayal dünyam öyle uçsuz bucaksız ki.Gökyüzü gibi. Benim gökyüzüm.Sonsuz, haddi yok,sınırı yok,olabildiğine özgür.. Hep olmasını istediğim mavilikte. Müziklerim kuş olmuş, hayallerimi süslüyor.. Kitaplarım gerçek dünyama dökülen yağmur damlalarım..Filmler içimi ısıtan güneş. Gerçeklerse kara bulutlar.Öylesine can sıkan hayatımı karartan.. Daha çok gecenin karanlığında aydınlanır benim masmavi gökyüzüm.Kuşlarım insanlar derin uykudayken havalanır.. Güneşim karanlık gecelere doğar.. Aşklarım aynı yıldızın altına düşmez hiç.. Umutlarım tükenmek bilmez..Her yıkılışta ayağa kaldırır hayallerim.. Aklım düşle gerçeği ayırt edemez. Benim nefesim bana asla yetmez.. Daima daha uçuk kaçık hayallere açılır yüreğim..
Her gece, hayal dünyama açılan bir pencere..
Uykuyla kapanan, umutla açılan..
Sonsuzluklar içindeki sonsuzluğum..
Daha küçücük bir kızken arkadaşlarının aksine prenses olmayı değilde dans etmeyi, zengin olmayı değilde sonu olmayan bir kitaplığa sahip olmayı dileğen, kocaman dünyadan daha büyük dünyasını bir türlü dizginleyemeyen o küçük kız..
Şimdi günlüğü yanıbaşında bir blog sayfasına gerçekleşmesini dilediği hayallerini sıralıyor sizde okuyorsunuz..
Hayat garip, doğacak yeni gün neler getirir kestirmek mümkün değil..
Bugün canım diye sarıldığın insanlar yarın düşmanın olarak karşına çıkar mı belli değil..
Henüz 17 yaşındayım.
Yaklaşık olarak tüm dünyada 6000 kişi tarafından takip edilen bir bloğum var.
Ben yazıyorum, insanlar yazdıklarımdan kendine pay çıkarıyolar.
Ben hayal ediyorum, bir başkası hayalimin bir kısmından kendine yeni bir 'hayal' çıkarıyor.
Henüz 17 yaşındayım.
Bu hayatta çok şey gördüm demek için küçük, az şey gördüm demek içinde fazla yaşanmışlığa sahibim..
Tek bildiğim henüz daha ölmek istemediğim.
Bunun için her gece aynı duayı sayıklar dururum..
Sizin sıradan dualarınızın aksine aynı dua bunca senedir dilimde hala..
Alma canımı Allahım, daha değil..
Okuıyacak bir dolu kitap varken değil..

4 Haziran 2014 Çarşamba

NE ÇEKTİN BE YOUTUBE..

-Kapanmış kanka yaa
+Daha dün girdim lan nasıl kapanmış
-Aha açılmış açılmış
+Baktım şimdi yine kapanmış

Hani biz Türklerde huydur, bozulan sıkıntı yaratan bişey varsa 'Bi kapat aç düzelir' deriz.
Youtube'nin sıkıntı yarattığını düşünüyonuz orayı anladık, ama bu kapat-aç olayını biraz fazla abarttınız sanki. Ha kapandı ha açıldı derken 'noluyoz lan' olayına döndü iş.
Sakıncalıymış Youtube bizim için.
Sakıncalı tabi, doğru söylüyolar.
Rihanna'yı, Justin Timberlake'yi, Bruno Mars'ı, Lana Del Rey'i izledikçe gözümüzde Tanrıça misali büyütüyoruz.
Sonra bi kere ufkumuz açılıyor, siyasetçilerimizin yalanlarına inanmamaya başlıyoruz. Araştırıyoruz, öğreniyoruz. Sakıncalı şeyler bunlar..
Bi de tabi gezi olaylarını, yolsuzlukları sosyal medyaya taşıyıp fotoğrafla yetinmiyoruz. İlla ki video paylaşıp, kantlamalıyız.
Aaa ne büyük terbiyesizlik. Herşeyi göz önüne döküp iktidarımızın alt yapısını sarsıyoruz.
Yetmiyo gidip değerli başbakanımızın oğlunun yediği haltları, ses kaydıyla yayınlıyoruz.
Adamlar kapatmasınlarda napsınlar ?
Bu kadar özgür düşünce ortamı hiç canım Türkiye'me yakışıyor mu allasen ?
Ah be youtube, ne çektin..
Amatör şarkıların doğumhanesiyken, şimdi böyle kapan açıl, kapan açıl..
Dansöz ettiler seni.
Sende haklısın ama, özgür düşünce ortamı bu ülkenin neyine..